31 Temmuz 2015 Cuma

Kürşad

Kürşad, 621 senesinde Çinli eşi İ-çing Katun tarafından zehirlenerek öldürülen Doğu Göktürk Devleti kağanı Çuluk Kağan'ın küçük oğludur. Çuluk Kağan'ın ölümünden sonra kardeşi Bağatur Şad, Kara Kağan adını alarak hükümdar oldu ve ağabeyinin Çinli eşi ile evlenerek Ötüken'deki Türkler arasında huzursuzluğa yol açtı... Bir tarafta Çinliler, diğer yanda da Sırtarduş Bayurku, Dokuz Oğuz, Uygur gibi Türk boylarının Göktürklere başkaldırıp savaşmaları ve ayrıca İ-çing Katun'un Ötüken'de esir durumda yaşayan Çinli azınlığa destek çıkarak bunların zenginleşmesini sağlaması sayesinde giderek zayıflayan ve kıtlık tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türkler, 629 senesinde Çinlilerle yaptıkları savaşta tuzağa düşerek yenilince Doğu Göktürk Devleti yıkıldı. Başta Kara Kağan ve Kürşad olmak üzere binlerce Göktürk Çinlilere esir düşerek Çin'in başkenti Siganfu'ya götürüldüler ve orada kendilerine tahsis edilen bölgede yaşamaya mecbur edildiler. Türkleri asimile edebilmek amacıyla Göktürk soylularını hassa ordusunda subay olarak görevlendiren Çinlilerin bu taktiği bir işe yaramamış, Türkler bağımsızlıklarına kavuşup yeniden devlet kurmak amacıyla fırsat kollamaya başlamışlardır. Kürşad da Çin hükümdarının ordusunda subay durumundadır fakat kılıcını milletinin özgürlüğü için çekeceği günü beklemektedir. 

Esaretin beşinci yılında Kara Kağan kahrından ölür. Esaretin onuncu yılında, yani 639 senesinde, Bozkurt soyunun en büyüğü konumundaki Kürşad durumun iyice kötüye gittiğini görerek kırk çerisi ile birlikte ihtilal yapmaya karar verir. Geceleri kılık değiştirerek Siganfu sokaklarında tek başına dolaşma adeti olan Çin hükümdarı Tay-tsung'u yakalayarak rehin almaya ve bu sayede Çin sarayına girerek orada bulunan Kürşad'ın ağabeyinin oğlu Urku Tigin'i kurtarıp, toplayabildikleri kadar Türk ile birlikte Ötüken'e giderek tekrar devlet kurmaya, Urku Tigin'i de kağan ilan etmeye karar verirler. Bu uğraşta başarılı olurlarsa budun (millet) kurtulacak, başaramazlarsa da dökülecek kanları geride kalanlara ödevlerini hatırlatacaktır. Fakat ihtilal için harekete geçtikleri gece sağanak halinde yağan yağmur yüzünden Çin hükümdarı sarayından dışarı çıkmaz. İhtilali ertelemenin sakıncalı olacağını düşünen Kürşad, kırk çerisiyle birlikte Çin sarayına yürür, amacı sarayı basarak hükümdarı esir almaktır. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında yüce dileğe doğru yürüyen kırk bir Türk yiğidi sarayın kapısına vardıkları anda cenk başlar. Yüzlerce Çinli askeri öldürürler ama binlercesi üzerlerine saldırmaya devam eder. Göktürklerin bir kısmı sarayın içinde savaşırken şehit olur, sağ kalanlar ise Kür Şad'ın önderliğinde saraydan çıkarak Vey ırmağına doğru ilerlerler, niyetleri ırmağı geçerek Ötüken'e doğru at koşturmaktır. Ama sağanak halinde yağan yağmur yüzünden yükselen sular köprüyü sürükleyip götürdüğü için karşıya geçemezler ve peşlerinden gelen Çin ordusu ile son kez cenke tutuşurlar. Binlerce Çinli askere karşı savaşan bir avuç Türk yiğidi birer birer ecel şerbetini içerler. Sadece Kürşad sağ kalmıştır, tek başına Çin hükümdarlığına karşı savaşmaktadır. En sonunda O da şehit olur fakat elinde kılıcıyla atının üzerinde durmaktadır, öldüğü halde yere düşmemiştir... Kürşad ölmüş fakat yenilmemiştir... (635)

Kürşad ve kırk çerisinin yaptıkları ihtilalden sonra korkuya kapılan Çinliler, Siganfu'daki bütün esir Göktürkleri mecburen serbest bırakırlar. Göktürkler kırk üç yıl boyunca dağınık bir şekilde yaşarlar, bazı Göktürk soyluları yeniden devlet kurma girişiminde bulunsalar dahi başarılı olamazlar... Fakat 682 senesinde Bozkurt başlı sancak tekrar kaldırılır ve Kutluk Şad (İlteriş Kağan) ile Bilge Tonyukuk İkinci Göktürk Devleti'ni kurarlar...


Normandiya Çıkarması


Normandiya çıkartması, general Eisenhower kumandasındaki müttefik kuvvetlerinin 1944 Haziran-Eylül ayları arasında giriştiği hücum harekâtı; müttefiklerin çıkarmasından sonra Alman cephesinin yarılmasına ve hemen hemen Fransa'nın ortasına kadar geriletilmesine yol açtı.

Uzun aylardan beri inceden inceye hazırlanan Normandiya'ya İngiliz-Amerikan çıkarması (veya Overlord harekâtı), gerek teknik, gerek taktik alanda tesadüflere bağlı bir harekâttı. Başarısı, seçilen hücum cephesinin Wehrmacht'tan gizlenmesine ve Batı Avrupa'daki hava hücumu hazırlığının etkili olmasına dayanıyordu. Normandiya savaşı birbirini takip eden üç evrede yapıldı.

Çıkarma Ve Bir Köprü Başı Kurulması

2-6 Haziran 1944'te 'te Cherbourg ile Pas de Calais arasındaki Almanların Atlas Okyanusu duvarı kıyı tahkimatı bombalandı; 5-6 haziran gecesi 722 savaş gemisinin eşlik ettiği 4226 nakliye gemisi, İngiliz amirali Ramsey kumandasında başlangıç hücumunu yapmakla görevli 5 tümeni taşıyarak İngiliz kıyılarından çıkarmanın yapılacağı kumsallara doğru yola çıktı.

6 Haziran sabahı hücum birlikleri Saint-Aubin, Courseulles, Arromanches, Saint-Laurent ve Saint-Martin-de-Varraville kumsallarını ele geçirmeye uğraşırken, 5-6 Haziran gecesi Caen ve Carentan dolaylarına paraşütle iniş yapmış olan üç hava indirme tümeni toparlanmaya çalışmaktadır. Bu birlikleri taşıyan uçakların yoğun bir Alman uçaksavar ateşi yemeleri sonucu, birliklerden büyük bir bölümü, hedeflenen alanların dışında atlama yapmak zorunda kalmışlardır. Ancak bu indirmenin tam bir baskın olmasından yararlanan birlikler aynı akşam bölgeye sağlam bir şekilde yerleştiler.

7-11 Haziran arası Pas de Calais'ye ikinci bir çıkarma bekleyen Almanların şiddetle tepki göstermesinden önce, kumsallarla hava indirme birlikleri arasında irtibat sağlanmış, Bayeux şehri kurtulmuş ve Mantebourg-Isigny-Bayeux -kuzey Caen hattının gerisinde 325,000 kişi (çoğu suni Avromanches limanı sayesinde) karaya çıkmıştı.

İlk Alman tepkisi, II. İngiliz ordusunun (Demasey) şiddetli muharebelerden sonra durdurulduğu cephenin doğu kesimini etkiledi (Caen kesimi). Buna karşılık Carentan koyunun her iki kenarından savaşa giren I. Amerikan ordusu (Bradley), Almanların Montebourg üstüne karşı hücumuna rağmen 16 haziranda Barne Ville'de Cotentin'in batı kıyısına ulaşmayı başardı. Çevreyle bağlantısı kesilen Cherbourg, Almanların bütün liman tesislerini tahribinden sonra düştü.

Ondan sonra güneye dönen Bradley, 8 haziranda La Haye du-Puits'yi ele geçirirken, Dempsey ertesi gün şiddetli bir hücumla Caen'ı aldı. Birkaç gün önce Hitler Batı cephesi kumandanlığına Rundstedt'ın yerine Kluge'yi getirmişti. Ama Kluge'nin elinde, Eisenhower'ın 6 hazirandan beri çıkarttığı bir milyon askere karşılık 35 tümen vardı. 10-25 Temmuz arası müttefikler, Lessay-Saint-Le-Caumont -Caen cephesinde kısa süre sonra başlatacakları hücum tertibatını almıştı.

Alman Cephesinin Yarılması ve İç Kısma Doğru Genişletilmesi 

18 Temmuzda İngilizler boş yere Caen'den çıkmaya uğraştılar, ama kesin darbe batıya vuruldu. Hücum cephesine 50,000 ton bomba atan 2,000 bombardıman uçağının hava hücumundan sonra, Bradley, 25 temmuzda hücuma geçti; kanlı direnmeye rağmen 28 temmuzda Coutances'ın, 30 ve 31 temmuzda Granville ve Avranches'ın alınmasıyla Alman cephesinde geniş bir yarık açıldı. O zamana kadar yedekte tutulan III. Amerikan ordusu (Patton) o tarihte işe karıştı (saflarında Leclerc kumandasında 2 Fransız zırhlı tümeni de çarpışıyordu) ve hemen ilerleme görevi aldı.

2 Ağustosta Avranches gediğine saldıran dört zırhlı tümen, Dinan (4 ağustos), Renner (5), Laval (6), Le Mans (9), Alençon ve Chartres'ı (10 ağustos) ele geçirdi. Ama bu ilerlemenin zayıf noktası Alman cephesinde Avranches ve Mortain arasında açılan gediğin darlığıydı (30 km).

Bu durumu gözden kaçırmayan Kluge bütün zırhlı kuvvetlerini birleştirerek Vire ve Mortain'e karşı şiddetli bir karşı hücuma geçti ve Mortain'i aldı. Ama geri hatlarına sarkılması ve müttefik uçaklarıyla bombardıman edilmesi üzerine, 13 ağustosta birliklerine genel ricat emrini verdi. Creror kumandasındaki Kanadalıların Falaise'i alması (17 ağustos) ve üç gün sonra Patton'un birliklerine kavuşması, VII. Alman ordusunun kuşatılması ve yok edilmesiyle sonuçlandı.

O tarihten sonra muharebenin büyük kısmı bitmiş ve Sen'e doğru takip hemen başlamıştı. Kuzeyde kıyılar boyunca hücuma geçen Kanadalılar 2 eylülde Abbeville'e ulaşırken Rouen üstüne yürüyen Dempsey, 3 eylülde Lüle ve Brüksel'e, 4 eylülde Anvers'e vardı.

Güneyde Patton 17 ağustosta Orleans, 21 ağustosta Fontainebleau, 25 ağustosta Troyes'u aldı ve eylül ortasında Moselle'e ulaştı; sağ kanadı (II. Fransız Zırhlı tümeni), 12 eylülde, Chatillon-sur-Seine yakınında Provence'tan gelen Fransız-Amerikan birlikleriyle birleşti. 24-25 Ağustosta da Leclerc, II. Zırhlı birliğiyle Paris'i kurtarmıştı. O tarihten sonra bütün müttefik birlikleri Reich sınırlarına doğru hücuma geçtiler.

Mütefikler Neden Omaha'da Zorlandı?

Omaha sahilinde işler başında beri iyi gitmemişti. Uçaklar sahilleri bombalıyorlar açılan deliklerde askerler için siper oluyordu ama Omaha'ya başarılı bir bombardıman düzenlenemedi ve Müttefik askerleri hiç siperi olmayan bir sahile çıkartma yaptılar. Müttefikler yoğun makinalı tüfek atışında hiçbir siper olmayan sahillerde askerlerinin ağır kayıplar vereceğini biliyordu. Bunun için hafif tanklarını suda gidecek şekilde tasarlamışlardı. Tankların dört bir tarafı yüksek bezlerle örtülüyor böylece içeri su dolması önleniyordu. Ama Omaha plajı çok dalgalıydı ve Müttefik tankları bu dalgalara dayanamadı ve battılar. İngiliz tank kumandanları bu dalgalı denizde tankların gidemeyeceklerini bildikleri için tanklarını denize sokmadılar. Çok sayıda piyadaye sahip olan Müttefikler büyük kayıplar verselerde sonunda Omaha'yı kontrol edebildiler.

kaynak:Tarihte Savaşlar

30 Temmuz 2015 Perşembe

6 gün savaşları


Savaşın tarafları

İSRAİL
----------------- 
MISIR
SURİYE
ÜRDÜN
Destekleyen Ülkeler
IRAK
KUVEYT
SUUDİ ARABİSTAN
SUDAN
CEZAYİR

GÜÇLER 

İSRAİL: 264.000 ASKER,197 SAVAŞ UÇAĞI
---------------------------------
MISIR:190.000 ASKER
SURİYE:75.000 ASKER
ÜRDÜN:55.000 ASKER
SUUDİ ARABİSTAN:20.000 ASKER
Ve toplam 812 SAVAŞ UÇAĞI/NOT:Müslüman Devletlerin savaş uçağı sayısı,5 Haziran sabahı İsral jetlerinin Mısır'a yaptığı ani baskında yarıya düşmüştür(Süre:2 Saat 50 Dakika,Kayıp:400 Savaş Uçağı)
KUMANDANLAR
İSRAİL:İzak(Yitzhak) Rabin,Moşe(Moshe) Dayan,Uzi Narkiss,Israel Tal,Mordechai Hod,Ariel Sharon.
İttifak Kuvvetleri:Abdel Hakim Amer,Abdul Munim Riad,Zaid Ibn Shaker,Hafız Esad.

KAYIPLAR 

İSRAİL:779 ölü,2563 yaralı,15 esir.
-----------------------------------
İttifak Kuvvetleri:21.000 ölü,45.000 yaralı,6.000 esir.


SAVAŞ BAŞLIYOR....

Savaş Öncesi Gelişmeler

10 Mayıs: İsrail, BM’yi Suriye tarafından kışkırtılan Arap akınları karşısında "eli kolu bağlı kalamayacağı" konusunda bilgilendirdi. Nisan başında İsrail ordusu, İsrail-Suriye sınırında Mısır’a ait 6 Mig’i düşürmüştü.

16 Mayıs: Mısır Devlet Beşkanı Cemal Abdül Nasır, Ekim 1956’daki savaştan beri Sina Yarımadasında konuşlandırılan Mavi Berelilerin gitmesini istedi.

21 Mayıs: Mısır ordusu, liman üssü Şarm El Şeyh’i geri aldı.

22 Mayıs: Nasır, Tiran Boğazı’nın İsrail gemilerine kapatıldığını ardından da Akabe Körfezi’nin kapatıldığını ilan etti.

30 Mayıs: Ürdün Kralı Hüseyin ile Nasır bir savunma anlaşması imzaladı.

4 haziranda Ürdün-Mısır paktına Irak da katıldı.

---------------------------------------

Altı gün sürdüğü için Altı Gün Savaşı adını alan 1967 Arap-İsrail Savaşı'nın başlangıç gelişmelerini, 1966 yılının son aylarında oluşmaya başlayan Suriye-İsrail gerginliği teşkil eder. Çoğunluğu Ürdün'de bulunan ve diğer Arap ülkelerine de dağılmış bulunan Filistinlileri teşkilatlandırarak, bunları mücadeleye sevketmek için 1964 Mayısı'nda, Ürdün'ün elinde bulunan Doğu Kudüs'te Birinci Filistin Kongresi toplandı ve burada Filistin Kurtuluş Örgütü kurularak bir de 33 Maddelik Filistin Milli Misakı kabul edildi. 

Bu Misak'a göre, İngiliz mandası altındaki Filistin toprakları, Filistinlilerin anavatanı ve 6'ıncı maddeye göre de, "Siyonist istilasından önce", yani 1917 Balfour Deklarasyonunu'ndan önce, Filistin topraklarında devamlı oturan Yahudiler de Filistinli sayılacaktı. 

Bunun dışında, 1947 ye kadar Filistin topraklarında yaşayan "Arap vatandaşları" ile, bu tarihten sonra, ister Filistin topraklarında, ister bu toprakların dışında doğmuş olsun, Filistinli babadan olanlar Filistinli sayılacaktı. 

9'uncu madde, Filistin topraklarının kurtarılması için silahlı mücadeleyi öngörmekteydi. 15'inci madde, "Büyük Arap Vatanı"ndan siyonist, emperyalist istilanın kovulmasından ve Filistin'deki siyonist varlığının tasfiyesinden söz etmekteydi. 

19'uncu madde, Filistin'in 1947'deki taksimini ve İsrail Devleti'nin kurulmasını geçersiz sayıyordu. 21'inci madde, Filistin topraklarının tamamen kurtuluşu yerine geçecek her türlü çözümü reddediyordu. 

Kudüs Kongresi'nde, 9'uncu maddenin öngördüğü silahlı mücadeleyi yürütmek üzere fedayin denen gerillalardan meydana gelen bir askeri teşkilat olan El-Fetih (Al-Fatah) teşkilatı kurulmaktaydı. 

1966 Şubatı'nda Suriye'de iktidarda bulunan Baas Partisi'nin sol kanadı bir darbe yaparak, iktidarı ele geçirdi. Bu sol iktidar ile birlikte, Suriye-İsrail sınırında olayler çıkmaya başladığı gibi, bu yeni Baascılar, Başkan Nasır'ı İsrail'e karşı yumuşak davranmak ve Birleşmiş Milletler'in kanadının altına sığınmakla suçluyordu. 


1966 Ekimi'nden itibaren de Suriye topraklarından hareket eden El-Fetih fedayini, İsrail topraklarına saldırılara başladılar. İsrail, bu saldırıları Güvenlik Konseyi'ne şikayet ettiğinde, oradan Suriye aleyhine bir karar çıkarmak mümkün olmadı. Zira her kararı Sovyet Rusya veto etmekteydi. Bu ise Suriye'yi daha da tahrik etti. 

Suriye Başbakanı Ekim ayında "Biz İsrail'in güvenliğinin bekçisi değiliz" diyordu. Kasım ayında ise, Suriye ile Mısır (Birleşik Arap Cumhuriyeti) arasında bir savunma antlaşması imzalandı. Bu gelişmeler üzerine İsrail, fedayin saldırı ve akınlarına karşı, Kasım ayının ortalarından itibaren, "mislile mukabele" taktiğini tatbike başladı. Yani, yapılan en küçük bir saldırıya karşı, en ağır bir şekilde ve ağır silahlarla karşılık verilmeye başlandı. Bu suretle, bir yandan Suriye-İsrail, bir yandan da Ürdün-İsrail sınırlarında gerginlik her geçen gün biraz daha artmaya başladı. 

Ocak-Nisan 1967 döneminde Suriye-İsrail sınırlarında küçük çatışmalardan, tank, topçu ve hava çatışmalarına kadar her türlü faaliyet ortaya çıktı. 7 Nisan 1967 günü Suriye ile İsrail arasındaki hava muharebesinde İsrail uçakları Şam üzerinde uçtuğu gibi, altı tane de Suriye uçağını düşürdüler. 

7 Nisan olaysi, Suriye ve Araplar için haysiyet kırıcı olmuştu. Bilhassa düşürülen uçakların Sovyet yapısı olması, Sovyetler için de olaynin prestij kırıcı olmasına sebep oldu. Bundan dolayı Sovyetler, Suriye'yi daha silahlandırdıklarından başka, Suriye üzerindeki kontrollarını da arttırdılar. Öyle görünür ki, 7 Nisan'dan sonra meydana gelen en küçük bir olay, İsrail'e komşu Arap ülkelerinin İsrail ile münasebetlerinin gerginleşmesine, kendi çapından daha büyük katkıda bulunmuştur. 

Mayıs ayından itibaren Suriye'den İsrail topraklarına fedayin akınları daha da yoğunlaşmaya başladı. İsrail Başbakanı Levi Eshkol, 11 Mayıs'ta radyoda yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: "İsrail hükümeti gayet iyi biliyor ki, teroristlerin merkezi Suriye'dir. Fakat biz prensibimizi tesbit ettik: Saldırgana mukabil darbeyi vurmanın zamanını, yerini ve vasıtasını biz seçeceğiz" 

Eshkol'ün bu sözlerinden sanıldı ki, İsrail Suriye'ye karşı harekete geçmeye karar vermişti. Sonradan görüldü ki, İsrail'in seçtiği hedef Mısır'dır. Bu yanılgı dolayısıladır ki, Mısır Genelkurmay Başkanı 14 Mayıs'ta Şam'a giderek görüşmelerde bulundu. Bundan sonra olaylar hızla akmaya başladı. 

16 Mayıs'ta Mısır Silahlı Kuvvetleri alarm durumuna geçirildi. Esasen 14 Mayıs'tan itibaren Mısır kuvvetleri, 1956'dan beri Birleşmiş Milletler barış gücünün kontrolünde olan Sina'ya girmeye başlamıştı. Yine 16 Mayıs'ta Mısır, gerek Sina Yarımadası'nda ve Gazze'de bulunan ve gerek Akabe Körfezi'nin Kızıldeniz'e çıkış noktası olan Tiran Boğazı'ndaki Şarm el-Şeyh'deki Birleşmiş Milletler askerlerinin buralardan çekilmesini istedi. B.M. askerleri, 19 Mayıs'tan itibaren buralardan çekilmeye başladı ve yerlerini Mısır askerleri aldı. 

Bu olay, Arap-İsrail gerginliğinde önemli bir tırmanma teşkil etmekteydi. Mısır, bu hareketi ile iki cepheden İsrail'e karşı pozisyon alıyordu. Biri, Sina'yı tamamen kontrolü altına almak suretiyle, İsrail'e karşı doğrudan hareket imkânını kazanması ve arada B.M. Kuvvetleri'nin mevcut olmamasıydı. İkincisi ise, Şarm el-Şeyh'e askerini sokmakla, İsrail'in Kızıldeniz'e çıkışı olan Tiran Boğazı'nı kontrol altına alıyordu. 

Nasır, bununla da yetinmedi ve 22 Mayıs'ta Tiran Boğazı'nı İsrail gemilerine ve 24 Mayıs'ta da bütün deniz trafiğine kapadı. Bu sonuncu tedbir ile, İsrail'e başka ülke gemilerinin yardım getirmesini önlemiş olmaktaydı. 

22 Mayıs'tan itibaren Tiran Boğazı'nın ve arkasından Akaba Körfezi'nin kapatılması, Orta Doğu'daki havayı birdenbire gerginleştirdi. Çünkü, İsrail Mısır'ın bu hareketini, kendisine yöneltilmiş bir saldırı olarak kabul etti. Bu sebeple, 23 Mayıs'tan itibaren Amerika ve Sovyetler harekete geçerek, bir savaşı önleme çabalarına giriştiler. 

Vietnam Savaşı'nın Kongre'de uyandırdığı tepkiler dolayısıyla Başkan Johnson, İsrail meselesinde fazla ileri gitmekten korkuyor ve ellerini bağlı hissediyordu. Onun için, Sovyet Rusya'nın da Orta Doğu'da herhangi bir avantaj elde etmesini önlemek için, bu devletle beraber hareket etme kararı aldı. Bu, Sovyetlerin de işine geldi. Çünkü 7 Nisan'daki hava muharebesinde Suriye'nin İsrail karşısında hiç bir şey yapamaması, Sovyetlerin Araplara olan güvenini sarsmıştı. 

Fakat Sovyetler, bir yandan da Arapların güvenini kaybetmek istemiyorlardı. Bu sebeple, bir yandan Amerika İsrail'i, öte yandan da Sovyetler Suriye ve Mısır'ı yatıştırmaya çalıştılar. İki büyük devletten gelen bu yatıştırma faaliyetinin hiç bir faydası olmadı. Hava yatışacağı yerde, daha da gerginleşti. Nasır, 26 Mayıs'ta yaptığı bir konuşmada şöyle diyordu: "Eğer savaş gelecek olursa, bu topyekün bir savaş ve hedefimiz de İsrail'i yoketmek olacaktır. Bu savaşı kazanacağımıza inanıyoruz ve şimdi İsrail ile savaş için hazırız. Bu sefer 1956'daki gibi olmayacak. O zaman İsrail ile değil, İngiltere ve Fransa ile savaşmıştık". 

Al Ahram Gazetesi'nin başyazarı Muhammed Heykel de, yine aynı gün, "Savaş kaçınılmazdır. Araplar ilk defa olarak iradelerini İsrail'e kabul ettirebileceklerdir" diyordu. Bu arada, Güvenlik Konseyi de 23 Mayıs'tan itibaren toplantılar yaparak ve bir takım kararlar alarak bir krizin patlamasını önlemeye çalıştı. Fakat bunlar da savaşı önlemeye yetmedi. 

30 Mayıs'ta Mısır (Birleşik Arap Cumhuriyeti) ile Ürdün arasında bir savunma antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya 4 Haziran'da Irak da katıldı. Mısır Başkanı Nasır, bu katılım dolayısıyla yaptığı konuşmada, "1956 ihanetinin intikamını almak için savaşın başlamasını şiddetle arzuluyoruz. Bu savaş bütün dünyaya Arapların da, İsrail'in de ne olduğunu anlatacaktır" diyordu. 

Krizin başlangıcında Sovyetler, İsrail'in ilk önce Suriye cephesinden harekete geçeceğini tahmin etmiştir. Daha sonraları Başkan Nasır, İsrail'in Sina cephesinde harekete geçeceğini, ancak cepheden saldırmayıp, Gazze koridorundan girmesini beklemiştir. Halbuki bunların hiç biri olmadı. Arapların istediği gibi ilk saldırıyı İsrail yaptı. Fakat Araplara ilk ve ağır bir darbe indirmek için 5 Haziran 1967 sabahı 7: 30'dan itibaren havalanan İsrail uçakları, Mısır, Suriye ve Ürdün havaalanlarını bombardıman etmeye başladılar. 

Mısır'a yapılan baskında, İsrail uçakları, Mısır radarlarına yakalanmamak için Akdeniz üzerinde çok alçaktan uçarak, Mısır'ın Batı sınırlarına ulaşmışlar ve saldırılarını batıdan yapmışlardır. Sina üzerinden değil. O kadar ki, İsrail uçakları Irak'a da ulaşarak Habbaniye Havaalanı'nı bile bombardıman ettiler. 

5 Haziran günü akşam olduğu zaman, 16 Mısır havaalanı artık kullanılmaz hale gelmiş ve 280 Mısır uçağı, 52 Suriye uçağı, 20 Ürdün uçağı ve bir çok da Irak uçağı yerde tahrip edilmişti. Sonradan görülmüştür ki, tahrip edilen Arap uçaklarının sayısı o gün 400'ü aşmış bulunuyordu. 

Havaların kontrolu artık İsrail'in elindeydi. Araplar, 5 Haziran günü 160 İsrail uçağını düşürdüklerini iddia etmiş iseler de, bu iddianın gerçekle hiç bir alakası olmadığı görülmüştür. Havalardaki üstünlük, İsrail'in kara harekâtını da kolaylaştırmıştır. Bilhassa Sina Yarımadası'ndaki muharebelerde Mısır'ın zırhlı kuvvetleri, İsrail zırhlı kuvvetlerinden ziyade, havadan İsrail uçaklarından ağır darbeler yemiş ve perişan olmuşlardır. Bundan dolayı, İsrail kuvvetleri üç gün içinde bütün Sina'yı ele geçirip, 7 Haziran akşamı Süveyş Kanalı'nın sağ kıyısındaki, kuzeyde Kantaro, ortada İsmailiye ve güneyde de Port Tevfik'e ulaşmışlardır. 

Bu durumda Mısır'ın yapabileceği bir şey kalmamıştı. 8 Haziran'da İsrail ile ateşkesi kabul ederek, İsrail kuvvetlerinin Kanal'ın diğer yakasına geçmesini önlemiştir. 

İsrail için 1967 Savaşı'nın en çetin cephesi Ürdün cephesi ve Batı Şeria cephesi olmuştur. Ürdün kuvvetleri, gerçekten İsrail'i uğraştırmış ve ciddi kayıplar verdirmişlerdir. Fakat onlar da Mısır'dan daha fazla dayanamadı. 7 Haziran günü Nablus muharebesini kaybedip, şehir, İsrail kuvvetlerinin eline geçince, İsrail bütün Batı Şeria'yı işgal etmiş oluyordu. Bu sebeple 7 Haziran akşamı Ürdün de İsrail ile ateşkesi kabul etti. 

8 Haziran'dan itibaren Suriye cephesinde Golan Tepelerinde muharebeler şiddetlendi. Suriye, Golan Tepelerinden aşağıdaki İsrail yerleşim merkezlerini 1956'dan beri 11 yıl süre ile bombalamıştı. Yani bu tepelerin, İsrail'in Suriye'ye karşı savunması bakımından stratejik bir önemi vardı. Suriyeliler de İsrail karşısında fazla dayanamadılar. İsrail kuvvetleri, Golan Tepelerini aldıktan sonra, Suriye topraklarında ilerlemeye başladılar. İsrail kuvvetlerinin ilerleme istikameti Şam'dı. 

İşte tam bu sırada, 10 Haziran günü Sovyetler, Amerika'ya başvurarak, İsrail ilerlemesi durdurulmadığı takdirde, "askeri harekât" da dahil gerekli tedbirleri alacaklarını bildirdiler. Bu sırada İsrail kuvvetleri, Şam'a 40 mil mesafedeki Kuneitra'ya girmiş bulunuyordu. Dolayısısıyla İsrail, Kuneitra'da durdu ve o gün saat 16: 30'da da İsrail ile Suriye arasında ateşkes başladı. Altı Gün Savaşı böylece sona ermiş oluyordu. 

Savaşın sonu Araplar için tam bir hezimetti. Savaştan sonra bir Arap askeri gücü kalmamıştı. Mısır, Sina'ya 80-100 bin kişilik bir kuvvet sürmesine rağmen bir şey yapamamıştı. Mısır, 600-800 tank kaybetmişti. 100'den fazla kullanılabilir Sovyet yapısı tank İsrail'in eline geçmişti. Yine Mısır'ın 400 topu ile 10.000 askeri aracı Sina'da tahrip edilmişti. Tahrip edilen Arap uçaklarının sayısı 441 olarak tesbit edilmiştir ki, bunun içinde Sovyet yapısı 280 Mig ve 60 Ilyuşin uçağı da bulunmaktaydı. Başka bir deyimle, 1967 Arap yenilgisi, aynı zamanda Sovyet silahlarının da yenilgisi idi. 

Arapların bu silah kaybı, Sovyetlerin bu ülkeleri tekrar silahlandırmak için daha sıkı kontrolü altına alması ve Orta Doğu'da daha fazla söz sahibi olmak için de bir fırsat olmaktaydı. 

1967 zaferi ile İsrail, topraklarını dört misli daha genişletmiştir. Gazze ve bütün Sina Yarımadası İsrail'in eline geçtiği için İsrail, Süveyş Kanalı'na dayanmış ve güneyde de Şarm-el-Şeyh'i alarak Tiran Boğazı'nın kontrolüne sahip olmuştur. Yine Sina'nın kuzeydoğusundaki Gazze Bölgesi de İsrail'in eline geçmiştir. 

İsrail, Ürdün'den Şeria Nehri'nin batısındaki bütün toprakları alarak, Şeria Nehri, Ürdün ile İsrail arasında sınır olmuştur. Keza, Ürdün'ün elindeki Doğu Kudüs de İsrail'in eline geçmiştir ki, bu suretle 2000 yıldan beri ilk defa olarak Yahudiler Kudüs'e tekrar sahip oluyorlardı. Osmanlı Devleti'nin 400 yıl elinde tuttuğu kutsal Kudüs'ü, Araplar, 50 yıl ellerinde tutamamışlardı. 

İsrail, Golan Tepeleri denen ve Kuneitra'ya kadar uzayan Suriye topraklarını da işgal etmişlerdi. İsrail, bu toprakları elde etmekle, kendisi için gerekli güvenlikli sınırlara sahip olmaktaydı. Fakat, İsrail'in bu güvenliğine karşı da, Sovyetler bilhassa Mısır ve Suriye üzerindeki nüfuzunu daha da arttırarak, bir bakıma bu güvenliği belirli ölçüde zayıflatmış olmaktaydılar. Zira, 1967 Savaşı'ndan sonra Sovyetler, Arap ülkelerini yeniden silahlandırmaya başlayarak İsrail karşısında bir silah dengesi kurmaya çalıştıkları gibi, bundan da daha önemlimi, Akdeniz'deki varlıklarını arttırdı. 

Bu savaştan sonra Sovyet donanması hemen 50-60 parçaya çıkarıldığı gibi, Sovyetler, Suriye'nin Lazkiye ve Mısır'ın da İskenderiye Limanı'nda deniz üssü elde ettiler. Bu ise, bu iki ülkenin daha fazla Sovyet nüfuzu altına girmesi idi. 

Sovyetlerin Araplar üzerindeki koruyuculuğu, daha savaşın son günlerinde başlamıştı. 10 Haziran günü Sovyetler Amerika'ya başvurup ateşkesi sağlamamış olsalardı İsrail kuvvetlerinin Şam'a girmesi belki işten bile olmayacaktı. Sovyetlerin koruyuculuğu bu kadarla da kalmadı. Güvenlik Konseyi'nde Amerika'nın vetosu ihtimali dolayısıyla, Genel Kurul'dan Araplar lehine bir karar çıkarmak amacı ile, B.M. Genel Kurulu'nun 19 Haziran'da olağanüstü toplantıya çağrılmasını sağladı. Ancak, Genel Kurul'da 21 Temmuz'a kadar yapılan toplantılarda, Arap-İsrail barışı için ortaya atılan hiç bir formül, gerekli üçte iki çoğunluğu sağlayamadı. Bunun üzerine mesele Güvenlik Konseyine havale edildi. 

Genel Kurul, 4 Temmuz2da, Pakistan tarafından teklif edilen ve Türkiye, İran, Gine, Mali ve Nijer tarafından desteklenen karar tasarısını kabul etti. 20 çekimsere karşı 88 oyla kabul edilen bu karar, İsrail'i, Kudüs'ün statüsünü değiştirebilecek her türlü tedbirden kaçınmaya davet ediyor ve bu gibi tedbirlerin hukuken geçersiz olacağını hatırlatıyordu. Güvenlik Konseyi ise İsrail'i destekleyen Amerikan ve Arapları destekleyen Sovyet görüşlerini uzlaştırmak için uzun süren görüşme ve tartışmalardan sonra, nihayet, 22 Kasım 1967'de 242 sayılı kararı kabul etti. 

Karar, İsrail'in bu son savaşta işgal ettiği topraklardan çekilmesini öngörmekteydi. Kararın bundan sonraki kısmında da, bölgedeki her devletin egemenlik, toprak bütünlüğü ve siyasi bağımsızlığının tanınması ve buna saygı gösterilmesi isteniyor ve yine her devletin barış içinde, tehdit ve kuvvet kullanılmasından uzak olarak, güvenlikli ve tanınmış sınırları içinde yaşaması hakkı kabul edilmekteydi. 

Kararın üçüncü maddesine göre de, bu kararın yukarıdaki prensipleri çerçevesinde barışcı ve taraflarca kabul edilmiş bir anlaşmanın gerçekleştirilmesi amacı ile, Genel Sekreteri, taraflar arasında temas sağlamak için bir özel temsilci tayin edecekti. 

242 sayılı Güvenlik Konseyi kararının 3'üncü maddesi gereğince, B.M. Genel Sekreteri, İsveçli diplomat Gunnar Jarring'i taraflar arasında temas ve anlaşma sağlamakla görevli özel temsilci seçti. Ancak Jarring'in temasları ve faaliyeti hiç bir netice vermedi. Fakat bu arada Amerika, barışı sağlama çabalarına aktif bir şekilde girdi. Çünkü, 1968 seçimlerinde başkanlığa gelen Richard Nixon, nasıl Vietnam meselesini bir an önce sona erdirmeye karar vermiş ise, Orta Doğu'da da barışı gerçekleştirerek Amerika'nın prestijini tamir etmeye kararlı idi. Çünkü, İsrail'in 1967 Savaşı'ndaki tartışmasız zaferi, Araplar tarafından, Amerika'nın İsrail'e yardım ettiği propagandası ile, bir Amerikan aleyhtarlığına dönüştürülmüştü. 

Nixon, bilhassa bu aleyhte propagandayı önlemek ve Amerika'nın Orta Doğu'daki itibarını tekrar tesis etmek istiyordu. Bu sebeple Nixon'ın Dışişleri Bakanı William Rogers, Araplarla İsrail'i bir barış çözümü etrafında birleştirmek için çeşitli planlar ortaya attı. Fakat Rogers'ın bu teşebbüslerinden hiç bir netice çıkmadı. Çünkü, Araplar bir barış için önce İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini söylüyordu. 

Arapların 242 sayılı Güvenlik Konseyi kararını yorumlaması bu şekildeydi ve bu yorum, bugüne kadar devam etmiştir. Buna karşılık, İsrail ise, 242 sayılı kararın 3'üncü maddesine dayanarak, önce bir müzakere masasına oturulmasını ve "güvenlikli ve tanınmış" sınırların tesbitini ve ondan sonra da, İsrail'in, hangi topraklardan çekilecekse, oradan çekilmesi görüşünü savundu. İsrail'in bu görüşü de bugüne kadar devam eden bir görüştür.


Savaşla İlgili Haritalar/Mısır Cephesi

19 Temmuz 2015 Pazar

Kudüs ile ilgili bir yazı...


Kudüs, Müslümanlık, Yahudilik ve Hristiyanlık dininde kutsal kabul  edilen bir  şehirdir. Tarih  boyunca  şehrin önemi jeopolitik  konumundan  ya da ticari öneminden  değil, kendisine atfedilen kutsiyet ile  ön plana  çıkmıştır. Ancak XIX. yüzyılda Avrupalı  devletlerin  Osmanlı  topraklarındaki çıkarları  uğruna Hristiyan cemaatlerini himaye etmeleriyle  devletin iç işlerine müdahale edilmiş ve  şehir  bir anlamda  Avrupalı  devletlerin rekabet  ettiği  bir bölgeye dönüşmüştür.  Bu  rekabette  üstün  olmak  isteyen  Avrupalı  devletler  şehirde bir yandan konsolosluklar  açarken  bir  yandan da kent  ve çevresinde kendi kurumlarını ve binalarını kurmuşlardır. Özellikle 1831-1840 yılları arasındaMehmet Ali  Paşa’nın oğlu  İbrahim Paşa Filistin ve  Suriye’ye  hâkim olduğu dönemde  Hristiyanlara yönelik başlatılan  politika sayesinde Avrupalı  devletler faaliyetlerini  bölgede rahatça yapabilmişlerdir.  Kudüs’teki İlk Avrupa konsolosluğu 1838’de  kurulan  İngiliz Konsolosluğudur. Daha sonra  bunu 1842’de Prusya, 1843’te Sardunya ve Fransa, 1847’de Avusturya, 1854’te  İspanya, 1856’da Amerika Konsolosluğu ve 1857 ya da 1859’da Rusya  Konsolosluğu izlemiştir.  Avrupalı  devletlerin dini  bir amaçtan  çok siyasal  bir amaç  uğruna kullandıkları  araçlardan birisi de Kudüs ve çevresinde yaptıkları  imar faaliyetleridir.  Şehirde yapılan imar faaliyetleri  bir anlamda devletlerin başarısı olarak görülmeye başlamıştı.  Nitekim bilindiği gibi Osmanlı  toprakları  üzerinde Katolikler genellikle  Fransa,  İtalya ve  Avusturya’ca,  Protestanlar,  İngiltere, Almanya, Amerika Birleşik Devletleri’nce  ve Ortodokslar da Rusya  tarafından himaye edilmekteydi4. Böylece Avrupalı  devletlerin  kendi çıkarları  uğruna bölünen Hristiyan cemaatler,  Tanzimat döneminde(1839-1876) başta kilise inşa etmek üzere  yoğun bir imar faaliyetine girişmişlerdir. Bu dönemde kilise inşa ve onarım faaliyetleri sadece  Kudüs’le sınırlı  kalmamış, Balkanlar ve Anadolu’da da hız kazanmıştır. Tanzimat ve  Islahat Fermanları’nın getirdiği yenilikler neticesinde ve Avrupalı  devletlerin himayeleri sayesinde  Kudüs’teki Hristiyan  cemaatler kültürlerini ve  dinlerini  yaymak için kiliselerini  onarmak,  yeni  kilise, okul, misafirhane ve  hastane inşa etmek  istemişlerdir. Avrupalı  devletler de kendi çıkarları gereği bu imar faaliyetlerini desteklemişlerdir. Bu doğrultuda 1841 yılında Prusya ve  İngiltere’nin ortak  girişimleriyle Kudüs Protestan Piskoposluğu açılmıştır.  1847 yılında da Papa IX. Pius 1187’den beri ilk kez Kudüs’e bir  Latin  Patriği atayarak  devletlerarasındaki  nüfuz  mücadelesinden geri kalmamıştır. Ayrıca devletlerarasındaki nüfuz mücadelesinde  geri  kalmak istemeyen ve  Kudüs’te etkili  olan  Rum cemaati patriği Rusya’nın teşvikiyle 1845 ya da 1847 yıllında ikametini  İstanbul’dan Kudüs’e  taşımıştır. 

Sünnilik-haşhaşilik, İslamcılık-kemalizm

2012’deki tartışmadan sonra İslâmcılık tartışması yeniden alevlendi. Ancak genelde olduğu gibi politik pozisyonlara bağlı olarak cereyan ettiği için bu tartışmalar da işin özüne nüfuzdan uzak etki ve tepkilerden ibaret kaldı. “İhlas, ilim, ibret” sacayağına dayalı olarak yapıldığı takdirde ancak bu tartışmadan verimli bir sonuç çıkabilir. “Biz sadece Allah’tan başkasından korkmaktan korkarız” diyen Abdülaziz Bekkine gibi Allah’ın velilerini rehber alan bizim gibi ilim adamları için “ihlas” dediğimiz işin aslı, her halükarda hakikatleri dile getirme niyetini taşımaktır. “İlim ve ibret” dediğimiz şartlar ise İslâm ve İslâmiyet’e, yani, İslâm’ın ana yapısına ve tarihî gelişimine vukufla, sağlam bir kavramsal ve tarihî arkaplana göre olayları analiz etmektir. Ancak böyle “ihlas, ilim, ibret” sacayağına dayalı bir perspektiften yapılacak tahlille bu tür tartışmalarla daha da karışan hatlar ve saflar ayırt edilebilir.
Bu tartışmada kilit kavramımız Almanca’da kulturkampf denen inanç mücadelesidir ki bu, dinlerde esas itibariyle din-içi bir mücadeleye delalet eder. İslâm’da “dâru’l-İslâm/dâru’l-harb” ayırımına tekabül eden “ehl-i İslâm ile ehl-i küfür” arasında din-dışı hukukî-siyasî-askerî bir mücadele sözkonusudur. Dâru’l-İslâm içindeki “ehl-i millet/ehl-i zimmet” ayırımı da din-dışı (dinler-arası) hukukî bir ayırımdır. Buna karşılık Dâru’l-İslâm içindeki “ehl-i sünnet ve cemaat/ehl-i bid’at ve firkat” ayırımı din-içi bir inanç mücadelesinin taraflarına işaret eder. “Ehl-i sünnet ve cemaat”  deyiminde iki espri yatar. Bu, birincisi inanç/tabiiyet (sünnet) ile aidiyet/mensubiyet (cemaat) olarak özdeşleşme (kimlik kazanımı) sürecinin iki unsuruna, ikincisi “ehl-i İslâm” yerine ortak doğru kimliğe işaret eder. Buna göre “ehl-i İslâm” demek, “ehl-i sünnet ve cemaat” demektir.
İslam’da cemaat kimliği
İslâm’da ehl-i sünnet ve cemaat kimliği zamanla belli tarikatlarda özelleşir; bu tarikatlar, Müslüman için bir üst-kimlik haline gelir. Örneğin Mağrip’de bir Müslüman “Ben Şâzelîyim” dediğinde kendisini aynı anda Müslüman, Sünnî, Mâlikî ve Eş’arî olarak tanıtmış olur. Maşrık dünyasına ait Osmanlı’da da zamanla önce Halvetîlik, sonra Nakşibendîlik, ehl-i sünnet ve cemaatin özel adı, Müslümanlığın üst-kimliği haline gelmiştir. Osmanlı coğrafyasının Türk kesiminde biri kendisini “Nakşibendî” olarak tanıttığında bununla Müslüman, Sünnî, Hanefî ve Mâtürîdî olduğunu kasd eder (Tafsilat, Gencer 2013b). XIX. asırda Devr-i Hamîdî’de Nakşi¬bendîlik, ortodoks İslâm’ın temsilcisi, ehl-i sünnet ve cemaatin kanalı olarak heterodoks İslâm’ın temsilcisi, ehl-i bid’at ve firkatin kanalı Bektâşîliğe galebe çaldı. Ulus-devletleri çağında Bektâşîlik, Türkiye ve Mısır’da Ke¬malizm ve Nasırizm denen politik dinlere dönüştü. Şu halde Cumhuriyet devrinde görünüşte İslâm ile Kemalizm arasında cereyan eden mücadele, aslında Nakşibendîlik ile Bektâşîlik tarafından temsil edilen sünnî ve bid’î din anlayışları arasındaki mücadeleydi; Es’ad Erbilî/M. Kemal’den Necmettin Erbakan/İ. H. Karadayı ilişkisine kadar görüldüğü gibi (Tafsilat, Gencer 2014). İslâmcılık, Sünnîlik (Nakşibendîlik) ile Bektâşîlik ve bilahare onun yerini alan Haşhaşîlik arasında tireyi oluşturur; dolayısıyla, ancak ikisinden ayrılış tarzlarına bakarak anlaşılabilir.
İslâm’da din=ilim=şeriat=hadis, dindarlık=amel=tarikat=sünnette içkin olduğundan din, sünnet demektir. Din yolu sünnet, sünnet yolu tasavvuftur; sünnet tasavvufta, sünnîlik Nakşibendîlik gibi tarikatlarda tecessüm eder. Bu şekilde Sünnîlik=Nakşibendîlikte sivil bir din anlayışı esastır; İslâm, bir hayat tarzı olarak alınır. Öncelik, ahlakî-içtimaî dönüşümündür; siyasî dönüşüm bu ahlakî-içtimaî dönüşümü hızlandırmaya yarar. Bu anlamda tarih boyunca Nakşibendî şeyhlerinin ulemâ ve ümerâya (yöneticilere) yakın olmaya çalışması, ahlakî-içtimaî dönüşümü hızlandırmak için onların toplum üzerindeki nüfuzlarından yararlanma maksadındandır. Bu anlamda Sünnîler=Nakşibendîler, konum olarak siyasetin dışında, ilişki olarak içindedir.
Sünnîlik, son vasat ümmetin karakteristiği itidal ve istikameti temsil eder. Bu vizyonu hayatlarında ete kemiğe büründürerek bize kazandıran İmam-ı Rabbânî, Ahmed Gümüşhânevî, Abdülhakîm Arvasî, Abdülaziz Bekkine ve günümüzde Ahmed Yaşar gibi Nakşibendî velilerdir. Aksi halde “İfrat tefriti celb eder” düsturunca savrulma, Sünnî olmayanların İslâmcı veya Haşhaşî, veya anılan örneklerde olduğu gibi önce İslâmcı, sonra Haşhaşî olması kaçınılmazdır
Siyasî İslâm da denen İslâmcılık ise “şeriatçılık” denen şeriata dayalı bir devlet kurma davasıdır. İslâm’ın bir hayat tarzı yerine düşünce tarzı olarak alındığı İslâmcılıkta öncelik, siyasî dönüşümündür. Bu anlamda etki/tepki mantığı ve nefsin tabiatı uyarınca siyasete öncelik veren İslâmcılığın iktidar yönelişi kazanarak yozlaşması ve bir hüsran duvarına çarpması mukadderdir. Sünnîlik ile İslâmcılığı Sultan Abdülhamid’in etrafındaki iki tarihî şahsiyet ile karşılaştırmak gerekirse, Ahmed Gümüşhânevî’nin temsil ettiği Sünnîlik, manevî-temelli cihad, Cemâleddîn Afgâ¬nî’nin temsil ettiği İslâmcılık ise siyasî devrim anlayışına dayanır. Bu bakımdan İslâmcılık, yabancı güçler tarafından kullanılmaya müsait bir karakter arz eder. “Hangi taşı kaldırsam altından İngiliz parmağı çıkıyor” diyen asrın halifesi Sultan Abdülhamid’in İngilizler tarafından kullanıldığını öğrendiği için göz hapsine aldığı Cemâleddîn Afgâ¬nî’yi rehber alan, ister radikal bir genç, ister fıkıh profesörü olsun, iflah olmaz.
Sünnîlik ile İslâmcılığın ayrışma tarzı bakımından çağdaş İslâm dünyasının en önemli İslâm hareketi İhvân-ı Müslimîn, tipik bir örnektir. Genç yaşta Şâzelîlik tarikatına bağlanan Hasan Bennâ, İhvân-ı Müslimîn’in liderliğini ifade eden mürşid-i âmm (genel mürşid) deyiminden de anlaşılabileceği gibi, irşad ve tebliğe dayalı sivil-tasavvufî metot sayesinde ahlakî-içtimaî bir dönüşümü hedeflemişti. İslâmî sivil toplum olarak dâru’s-sünneti hedef alan Hasan Bennâ’nın eserlerinde bu yüzden câhiliye veya dâru’l-harb gibi deyimlere dayalı radikal bir söyleme rastlanmaz. Ancak “Allah’ın hâkimiyeti, cihad ve devrim” gibi konularda Mevdûdî’den etkilenen Seyyid Kutub ile İhvân-ı Müslimîn, maalesef Sünnîlikten İslâmcılığa kaymış, bu inhiraf, İhvân-ı Müslimîn hareketinin Suriye kolundaki tasavvufî öz ile kısmen telafi edilmiştir.
Kemalizmin ve Haşhaşîlik
Sünnîlik/İslâmcılık ilişkisi bakımından Cumhuriyet devrinin kilit şahsiyeti Necip Fazıl’dır. Sünnîlik=Nakşibendîliğin büyüklerinden Abdülhakîm Arvasî’nin müridi olan Necip Fazıl, paradoksal görünen bir şekilde İslâm’ı sivil alanda sünnet olarak yaşanmaktan çıkaran alt/sivil sisteme karşı Sünnîliği benimserken İslâm’ı siyasî alanda şeriat olarak yaşanmaktan çıkaran üst/siyasî sisteme, rejime karşı İslâmcı, ideolojik bir siyaset izler. Yani onun tutumu, Sünnîlik ile İslâmcılık arasında salınma değil, Sünnîlik için İslâmcılığı kullanma olarak görülebilir. Sünnîlik ile sözde-Sünnîlik (fundamentalizm-İslamizm) arasındaki ince sınır hakkında İsmet Özel (2010: 31)’in tespiti de önemlidir: “Şimdiki fundamentalist Filistin atkısı sarıp molotof kokteyli atıyor, üç parmakla yemek yemiyor. Bence fundamentalizm üç parmakla yemek yemektir, ama başkalarına gerçekten ‘keşke ben de böyle yemek yesem’ dedirtecek tarzda yemektir”.
Şimdi de İslâmcılığın, Bektâşîlik/Haşhaşîlikten ayrılış tarzına bakalım. Burada Haşhaşîliği sanıldığı gibi tahkir için değil, din anlayışları arasındaki tarihî sürekliliği gösterecek objektif bir etiket olarak kullanıyoruz. İbni Haldun’da da gördüğümüz ve İngilizce body politic (ülke bedeni) deyiminin belirttiği üzere, geleneksel dünyagörüşünde toplum bedene benzetilir. Arapça’da 40 yaşına girene şeyh, 70 yaşına girene şeyh-i kebir denir. Şu halde Cumhuriyet tarihinin en karanlık olaylarının vukû’ bulduğu 1993, Kemalizm’in şeyhûhet-i kebire yaşı, Haşhaşîliğin Kemalizm’in -ve dolayısıyla Bektâşîliğin- yerini aldığı bir dönüm noktası sayılabilir. Eski liderin ölüm tarihi olan 1938’in yeni lidere doğum tarihi olarak uydurulması, bu dönüşümün göstergesi addedilebilir.
Ulus-devletlerinin miadının dolmasıyla birlikte egemen seçkinleri birleştiren bir iktidar ideolojisi olmaktan çıkan Kemalizm yerine Haşhaşîlik yükselişe geçmiştir. Haşhaşîliğin 1980’li yıllarda başlayan devlete sızma süreci 2010’da zirveye çıkmıştır. İlahî kanundur ki Haşhaşî veya bir başkası, “Ben haklıyım” yerine “Ben güçlüyüm” demeye başladığında işi bitmiştir; “güç zehirlenmesi” denen şeyle artık iş gayretullâha dokunmuştur. Kâinatın varlık sebebi olan Allah’ın en sevgili kuluna hakaret edenlere destek verenlere destek verenleri dünyada da ahirette de bekleyen, elim bir hüsrandır. 2010’da resmî ile gayr-i resmî iktidar arasındaki çatışmanın su yüzüne çıkması ve köprülerin atılmasıyla birlikte Haşhaşîlik, Kemalizm yerine iktidardan muhalefete düşen aydınları birleştiren bir cephe haline gelmiştir. Haşhaşîliğin ideolojisine antierdoğanizm veya Erdoğan’a karşı Haziran 2015 tarihli bildiriyi yayınlayan 200 aydının buluştuğu Cihangir ruhunu yansıtan kadirizm veya HDP’de birleşme teşebbüsü bakımından neozerdüştizm denebilir.
Bilindiği gibi muhalefet ideolojileri, normalde bir araya gelmesi imkânsız çeşitlilikte insanları bir araya getirebilir. Gerçekten eski ülkücü, Kürtçü, İslâmcı, Marksçı, Maocu, ateist, liberal, Kemalist vs., bu kadar farklı arkaplandan aydının Haşhaşî cephede buluşabilmesi şâyân-ı hayrettir. Türkiye’nin en rafine entelektüellerinden Marksist bir filoloji profesörünün nasıl nasırına basılmış bir Haşhaşî edasıyla konuştuğuna taaccüb etmeden kendisini alamaz insan. Bilgi obezi bir joker gibi ortalıkta dolaşan cühelasavar (!) tarihçimize de Haşhaşi gömleği dar gelmiyor mu acaba? Bunların hepsinin özel hayatlarına ilişkin şantaj kasetleriyle Haşhaşî gömleği giymeye zorlandığı pek makul bir ihtimal değildir. Bu durumda bu tür gnostik örgütlenmelere özgü “vaad ve vaîd” (ödül ve tehdit) mekanizması akla gelir. Marx’ın “Din halkların afyonudur” sözü, tam da rengârenk Haşhaşî aydınları birleştiren bu ideolojik ve narkotik bağın gücünü anlatır.
Bu hareketin antierdoğanizm, kadirizm veya neozerdüştizm dediğimiz ideolojisi, sağlam bir teze değil, eğreti bir antiteze dayanır. Bu eğretiliği telafi için de bireysel ve grupsal çıkarlar umdukları “İslâmcılığın ölümü” iddiası etrafında dönerler. Bireysel bakımdan hayatı boyunca İslâm(cılığ)ın sırtından geçinmiş, omurgasızlığın sembolü haline gelmiş yazarların komplo teorilerini de devreye sokarak suyu bulandırmaktan umdukları şey açıktır: gerektiğinde Haşhaşî gömleğini kamufle edecek İslâmcı gömleğini askıda tutmak. Haşhaşîler, grupsal olarak da “AK Parti devrinde İslâmcılığın ölümü” ithamıyla göz diktikleri devleti “ele geçiren” AK Parti-Erdoğan’ı gayr-i meşrûlaştırmaya çalışırlar. Etki/tepki mantığınca İslâmcılık savunusu Haşhaşîlik eleştirisine bağlandığında bu artniyetli iddialara karşılık olarak yapılan tartışmalardan verimli sonuçlar çıkamaz. Dahası bir zamanlar Haşhaşîlerle kol kola olan muktedir seçkinlerin İslâmcılık müdafaasının bir kıymet-i harbiyesi olamaz. Bizim gibi hayatları boyunca Haşhaşîler ve radikal İslâmcılarla yolları hiç kesişmemiş Sünnî-sivil Müslümanlar ancak bu konuda hakikatleri dile getirmek için kendilerini tam hür hissedebilirler.
Haşhaşîlerin özünde basit tezine göre bir muhalefet ideolojisi olarak İslâmcılık iyiydi; İslâmcı aydınlar, AK Parti-Erdoğan ile iktidar olunca İslâmcılıktan, dahası İslâm’dan feragat ederek, sağcılaşarak yozlaştılar. Onlara göre İslâmcılığı rakip başka bir ideoloji değil, tek bir kişi, “Erdoğan bitirdi.” Zu’mlarınca Erdoğan, iktidarını meşrûlaştırmak için İslâmcıları kullanarak kirletti; yani o, iktidar için İslâmcılıktan feragat ettiği halde İslâmcılardan feragat etmedi. Böylece İslâmcı neslin eleştirisi, aslında “onları ayartan” Erdoğan’ın eleştirisi olduğu için “İslâmcılığın ölümü”, antierdoğanizmin ana temalarından biri haline gelir. Bu durumda biri kalkar, aynı ithamı Haşhaşîlere yöneltir, “Madem sosyal güçleri kullanmak siyasetin doğasında var, siz niçin İslâmcılar gibi kullanıldınız?” dese ne derler acaba?
Sünnîliğe kıyasla İslâmcılığın özündeki kaçınılmaz yozlaşma ihtimaline zaten dikkat çektik. “Durmuş bir saat bile günde iki kez doğruyu gösterir” sözünün fehvâsınca elbette artniyetli de olsa bu tezlerde de bazı doğrular bulunabilir. Ancak Haşhaşî kalemşorların İslâmcılığın ölümü iddialarının arkasındaki saikın aslında İslâm ve İslâmcılar adına hayırhâh empatik bir teessüf değil, “kayıkçı kavgası” olduğu aşikârdır. Yazılarından çıkan mesaj, “Ne güzel devleti tam biz ele geçirmek üzereydik, siz tekerimize çomak sokarak ele geçirdiniz”dir. Haşhaşîlerin ifşâ edilen gayr-i resmî iktidar ile resmî muhalefet pozisyonları arasında kıvranması, söylemlerindeki derin çelişkilerden belli olmaktadır. Onlara göre, toplumdaki en canlı, samimî ve kapsamlı muhalefet damarı olan İslâmcılık, dinin ve dindarlığın sıcak sempati ağını mazlumiyet hissiyle arkasına alarak iktidara geldi, sonra yozlaştı ve tükendi.
Timsah gözyaşları
Bu şekilde İslâmcılığın batışına timsah gözyaşları döken Haşhaşîlere sorulmaz mı, hayatınız boyunca İslâmcılıktan, İslâmcılardan nefret eden, rahmetli Erbakan’a beddua seansları düzenleyen siz değil miydiniz? Ne oldu da şimdi müteveffâ İslâmcılığı hayır ve minnetle (!) yâd ediyorsunuz? Dahası böyle bir taraftan müteveffâ İslâmcılığı hayır ve minnetle (!) yâd ederken diğer taraftan DAEŞ’i İslâmcılığın nihaî ve korkunç yüzü olarak sunmak neyin nesi? İslâmcılık, bir zamanlar kitlelerin umudu idiyse şimdi nasıl “tehlike doğrudan siyasî İslâm’ın veya İslâmcılığın içinde” yatabilir? Eğer İslâmcılık AK Parti ile ölmüşse onunla birlikte ölen siyasî İslâmcıları sürekli eleştirmek neyin nesi? AK Parti-Erdoğan, muhafazakârlık iddiasıyla yola çıktığı halde niçin onu ısrarla İslâmcılığa nisbet ediyor, İslâmcılığı yozlaştırmakla eleştiriyorsunuz? Gene İslâmcılığın antitezi olarak sunduğunuz sivil İslâm anlayışıyla AK Parti’nin medeniyet kavramına dayalı muhafazakârlığı örtüşüyorsa niçin onu eleştiriyorsunuz? Haşhaşî kalemşorların İslâmcılığın korkunç yüzü olarak gösterdikleri DAEŞ belasına panzehir olarak sundukları cemaatlerde yaşayan sufi gelenekten kasıt ise otantik “sünnetin yolu olarak tasavvuf (sufism)” değil, ılımlı, Protestan İslâm’ın dayandığı “medeniyetin yolu olarak ruhaniyet (spirituality)” anlayışı, cemaatten kasıt ta aslında ehl-i sünnet ve cemaate karşı fırkadır (Gencer 2013a).
Bu vesileyle bazı Kürtçü-Nurcu sosyologların İslâmcılık tezlerine de değinmekte fayda vardır. Onlara göre İslâmcılığın antitezi, Kürtçü-Nurculuktur; zira Haşhaşîlik, Türkçü-Nurculuğa kaydığı için İslâmcılığa alternatif olma şansını kayb etmiştir. Başka Nurcu gruplar ise 17-25 Aralık darbesi sonrası Nurculuğu ideolojik olarak Haşhaşîlikten ayrıştırmakla zaten bilinen İslâmcılıktan teberrilerini pekiştirmeye çalıştılar. Ancak birbirine bağlı bu hareket-içi ve hareketler-arası ayrıştırma teşebbüsünün ikisi de beyhudedir. Zira birincisi, kendisi de Kürt olan Abdülhakîm Arvasî gibi ehl-i sünnetin büyükleri, Nurculuğu ırk (Kürtçülük/Türkçülük) değil, din (sünnîlik/gayr-i sünnîlik) kriterine göre değerlendirmiştir. İkincisi Haşhaşîlik, Eric Voegelin’in tabiriyle “ânın içkinleştirildiği” (immanentizing the eschaton) “seçilmişlik ve hizmet” gibi temalara dayalı gnostik felsefesi bakımından Nurculukta temellenmiştir (Caringella 2013: 100-10). Dolayısıyla ideolojik olarak bunlar, etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz. Nizâ, sadece liderlik figürlerinin çatışmasından kaynaklanmaktadır.
Sünnîlik, son vasat ümmetin karakteristiği itidal ve istikameti temsil eder. Bu vizyonu hayatlarında ete kemiğe büründürerek bize kazandıran İmam-ı Rabbânî, Ahmed Gümüşhânevî, Abdülhakîm Arvasî, Abdülaziz Bekkine ve günümüzde Ahmed Yaşar gibi Nakşibendî velilerdir. Aksi halde “İfrat tefriti celb eder” düsturunca savrulma, Sünnî olmayanların İslâmcı veya Haşhaşî, veya anılan örneklerde olduğu gibi önce İslâmcı, sonra Haşhaşî olması kaçınılmazdır.
  Bu deyimin kullanılış tarzı, dili doğru kullanma ihtimamının giderek azaldığı ülkemizde dille ilgili yapılan sayısız yanlıştan biridir. Ya “ehl-i sünnet ve cemaat” şeklinde Farsça veya “ehlü’s-sünneti ve’l-cemaati” şeklinde Arapça terkip olarak kullanılması gerektiği halde bu deyim, yaygın bir yanlışlıkla ikisinin karışımı “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” şeklinde kullanılmaktadır.
bedrigencer@gmail.com -  Prof. Dr. Bedri Gencer / Yıldız Teknik Ünv. Sosyoloji Bölüm Bşk.

16 Temmuz 2015 Perşembe

İlginç Sporlar

İlginç Sporlar

Eskiden spor kavramı, boş zamanları değerlendirmeye yönelik balıkçılık, avcılık ve atıcılık gibi açık hava etkinliklerini, belirlenmiş kurallara göre bireyler ya da takımlar arasında yapılan düzenli atletik yarışmalardan ayırmak için kullanılırdı. Bugünse, önceden belirlenmiş kurallara göre, şahsî veya takım hâlinde yapılan rekabet amaçlı yarışmalar, eğlenceler ya da mükemmelliğe ulaşmak için yapılan fiziksel aktiviteler için kullanılıyor. 

Kapitalist bir düşüncenin hâkim olduğu yeni yüzyılda televizyon ve diğer iletişim araçları aracılığıyla spor, pazarlanabilen bir yapıya sokuldu. Gölgesinden istifade edemediği ağacı kesip odun yapan bir sistemin sporu da böylesi bir duruma getirmesi çok da garipsenecek bir durum değil aslında. Özellikle bugünün dünyasında futbol, basketbol, güreş, boks gibi popüler sporların dünyada izlenme rekorları kırdığını ve en çok bu spor dallarının takip edildiğini düşünürüz. Ancak küçük bir araştırma yaptığımız zaman bu spor dallarının en çok takip edilen değil de, en popüler olan türler arasında olduğunu görebiliriz. Meseleyi reyting noktasına taşımadan şunu söyleyelim, dünyada öyle ilginç sporlar var ki okuduğunuzda ya da bir vesileyle gördüğünüzde şaşırabilir ve “bunu da izleyen, takip eden insanlar var mı?” diyebilirsiniz. 

İşte biz de sizler için dünyada ilginç olarak gördüğümüz spor dallarından bir seçki hazırladık. Spor salonlarını gezmekten, popüler dallar dediğimiz futbol, basketbol, voleybol gibi branşlardan sıkıldıysanız ve formda kalmak için farklı bir yöntem arıyorsanız size ilginç ve çılgın özellikleri olan alternatif spor dallarını sunalım.

Oduncu Yarışması

Dünyanın değişik coğrafyalarında, değişik zaman ve koşullarda her yıl düzenli olarak yapılan ve müsabaka sonunda dereceye giren sporculara çeşitli hediyeler verilen hatta bazı dallarda dünya rekorları kırılan sporlar mevcut. İşte bu branşlardan birisi de her sene Avrupa’da farklı bir ülkede düzenlenen Oduncu Yarışması. Bu yarışmaya katılanlar, motorlu ya da motorsuz testerelerle tek kişi veya takım hâlinde odun kesiyorlar. Ağaç kesme, odun kesme ve ağacı parçalara ayırma gibi kategorilerde yarışanlar, beyaz çam ağacını parçalara ayırma süresi konusunda bir dünya rekoruna da sahip bulunuyorlar. 



Bisiklet Hokeyi

Şimdi bir an düşünüp “Buz Hokeyi tamam da, bu Bisiklet Hokeyi de neyin nesi?” diyebilirsiniz. Aslında bu sporun Buz Hokeyinden tek farkı, tek tekerlekli bisiklet üzerinde yapılmasıdır. Kuralları Buz Hokeyiyle aynı olan bu spor, Amerika, Avrupa ve Asya’da gerçekleştiriliyor ve müsabakalara ilgi de oldukça yüksek. 

Peynir Kovalamaca 

Nerdeyse bir asırlık bir zaman boyunca yapılan bu tehlikeli spor İngiltere’nin Gloucester’deki Cooper Tepesi’nde gerçekleştiriliyor. Tekerlek biçimindeki peyniri dik bir tepeden aşağıya yuvarlayan yarışmacılar daha sonra peynirin peşinden koşarak onu yakalamaya çalışıyorlar. Peyniri yakalamaya çalışan yarışmacılardan bazıları zaman zaman kol ve bacaklarının yaralanması pahasına bu yarışmaya katılıyorlar.  



Buzkashi

Oldukça zor olan bu spor aslında Polo oyununa çok benziyor. Kırgızistan ve Afganistan’da millî spor olarak kabul edilen Buzkashi oyununda Polo’dan farklı olarak top yerine başı kesilmiş ölü bir keçi kullanılıyor. Ölü keçiyi alan oyuncular, bunu diğer oyunculara veriyorlar ve kaleye ulaşana kadar bu, böyle devam ediyor. Yıllarca ciddi bir çalışma gerektiren sporda usta oyuncuların yaş ortalamasının 40’ın üzerinde olması da bir başka ilginç ayrıntı.



Kirli Derede Yüzme Yarışı

İngiltere ve Amerika’da yapılan kirli derede yüzme yarışında yarışmacılar kirli, pis kokan çamurlu suda şroknel ile 54 metre yüzmek zorundalar. En kısa zamanda yüzense yarışmanın galibi oluyor. Yarışmada dalış giysisi kullanmak tercihinize bırakılırken palet kullanmak zorunluymuş. Bu yarışmanın dünya rekoruna sahip sporcusu 1 dakika 35 saniye ile Philip John. 

İnsanla Atın Yarışı

“İnsan ile at hiç yarışır mı?” demeyin. Mesele ilginç sporlar olunca böylesine de şahit oluyorsunuz işte. Galler’de düzenlenen bu yarışta insanlar atlarla yarışıyor. Çeşitli engellerin de olduğu 35 km’lik yolda birbirini geçmeye çalışan yarışmacıları en çok zorlayan engel, tırmanılması gereken dik bir tepe. 



Eş Taşıma Şampiyonası

Finlilerin, Onkajavari Savo’da düzenlediği bu spor artık geleneksel hâle gelmiş durumda. Şampiyon olmak için eşlerini sırtına alan yarışmacılar, rakiplerini geçerek bitiş çizgisine ulaşmak zorundalar. 



Sualtı Rugby’si

Bu spor, kış aylarında soğuk havalarda suyun altında oynanıyor. 1950’li yıllarda icat edilen spor, İngilizlerin kış mevsiminde de spor yapma arzularının sonucu olarak doğmuş. 4 metre derinliğindeki bir havuzda oynanan ve 11 kişiden oluşan iki takımın karşılaştığı bu sporda amaç topu su altında bulunan karşı kaleye atmak. Suyun kaldırma kuvveti yüzünden oldukça eğlenceli bir hâl alan bu sporun sporcuları su içinde hareket etmek için epey bir güç sarf ediyor. 



Taş, Kâğıt Makas Ligi:

Bize her ne kadar gereksiz ve saçma da gelse bu oyun için Amerika’da Taş, Kâğıt, Makas Birliği bulunuyor. İlk olarak 2006 yılında Las Vegas’ta düzenlenen şampiyona ve daha sonraki yıllarda bölgelerin kendi içlerinde 257 en iyi oyuncuyu seçmesiyle farklı bir boyuta ulaştı. En iyiler Las Vegas’taki şampiyonada yarışarak 50 bin doların sahibi olmaya çalışıyor.    

  

Satranç Boksu

“Nasıl oluyor?” demeyin sakın. Zihninize ve fizikî gücünüze güveniyorsanız bu spor tam da size göre. Aslında oyun gayet basit. Önce altı bölümden oluşan bir satranç müsabakasının ardından ringe çıkarak beş raunt boks maçı yapıyorsunuz. Satranç bölümleri 4, boks rauntlarıysa 3’er dakikadan oluşuyor ve maç toplamda 39 dakika sürüyor. Satrançta yenilen, süreyi aşan, boksta; nakavt olan ya da hakem kararıyla yenik ilan edilen veya her iki oyundan birisinde çekilen oyuncu, oyunu kaybediyor. Satranç maçı berabere biterse, boks maçında iyi puan alan oyuncu maçı kazanıyor. Eğer boks maçında da beraberlik olmuşsa, satrançta siyah taşlarla oynayan oyuncu maçı kazanıyor.