30 Temmuz 2016 Cumartesi

DARBECİ ÖRGÜTÜN EĞİTİM DÜZENİ


Fetönün 15 Temmuz’da milletimizi hedef alan ihanet kalkışmasının yol açtığı trajedi ve toplumsal travma, çok boyutlu biçimde üzerinde kafa yorulması gereken bir durum ortaya çıkarmıştır.
Bu köreltici yapı, ‘okumaya, düşünmeye ve tefekkür etmeye’ yabancılaşan bir öğrenim ortamı var etmiş, aynı zamanda soyut düşünebilme becerisi ve tasavvurlardan soyutlanarak yalnızca algı bilgisi ile sınırlı olan bir zihin dünyası üretmiştir. Düşünmeksizin deneyimleyen ve eyleyen, müzakere etmeksizin benimseyen, sorgulamaksızın tasdikleyen bir kitle oluşturmuştur. Bu sosyo-patolojik eğitim düzeninin, çıktıları itibariyle milli bir zihin ve kimlik üretmesi söz konusu değildir.
Anadolu’nun genç evlatlarının bu örgütün kucağına itilmesinin nedenleri, dikkatle analiz edilip gerekli önlemler alınarak köklü bir eğitim reformu gerçekleştirilmelidir. Uzun yıllar boyunca örgütün kolaylıkla insan devşirebilmesi, kamusal eğitim hizmetlerinin yetersizliğinden kaynaklanmıştır. Bu kapasite yetersizliği, örgütün sunmuş olduğu barınma, iaşe ve konforlu eğitim olanaklarını cazip hale getirmiştir. Bu noktada, sosyal devlet ilkesi çerçevesinde kamusal eğitim hizmetinin kapasitesinin artırılması gerekmektedir. İlköğretimden yükseköğretim düzeyine kadar öğrencilerin barınma ve geçinme imkanlarının artırılması gerekmektedir.



Eğitim sistemimizdeki ağır rekabetçi koşullar ve kapasite yetersizliği bu örgütün insan devşirebileceği yurtlar ve dershaneler gibi ortamlar üretmiştir. Son yıllarda kamu bütçesinden eğitime ayrılan payın artışı, kapasite artırımı ve dershanelerin kapatılması gibi kayda değer gelişmeler olmakla birlikte, bu sosyo-patolojik eğitsel yapının ortaya çıkardığı hasarları onarmak adına köklü dönüşüme ihtiyaç bulunmaktadır. Zira bu, millet olarak var olma ve varlığımızı idame ettirme meselesidir.
Bu çürümüş kolektif yapıdan kurtulmanın ve başka benzerlerinin türemesini önlemenin yolu şeffaflık, liyakat ve sosyal devlet ilkelerinden geçmektedir. Ancak bu ilkeler hayata geçirildiğinde, insanlarımızın bu alçak yapıların tuzağına düşmesi önlenebilir. Hiçbir aile evladını, kamu hizmetlerindeki kısıtlardan ve imkansızlıktan ötürü bu tür yapılanmalara teslim etmek zorunda kalmamalıdır. Hiçbir vatandaşımız iş bulmanın, kamu görevlerine atanmanın veya kariyerinde yükselmenin yolunun bu tür yapılardan geçtiğini düşünmemelidir. Bu şartlar sağlandığında bu tür kolektif yapıların beslendiği habitatın kuruduğu görülecektir. Ancak böylelikle milletimizin 15 Temmuz gecesi kazandığı asil zaferin hakkı verilmiş olacaktır.

ASRIN İHANETİNİN ANALİZİ



Asrın ihanetinin analizi!
Fethullah Gülen (F.G.) 1980 öncesinin en ateşli vaizi idi. Nurcuların en kapalı gurubu olup özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci liderlerin tesiri altındaydı. Nitekim gençlik yıllarını Seyid Kutub’un eseri olan “Fizilali’l Kuran elimizden düşmezdi”, diyerek belirtecektir. Dönemin Cumhurbaşkanına, Genelkurmay başkanına her tür hakareti yapar, kasetleri elden ele dolaşırdı. Nedense herkesin eliyle konmuş gibi bulunduğu 12 Eylül ihtilalinde o bir türlü bulunamadı. Onun dokunulmazlık zırhı mı vardı? Kimler tarafından korunuyordu, bilinemedi. 1980-1982 yılları arasındaki irtibatlı olduğu kişiler ve görüşmeleri çözülebilse eminim bugünler çok iyi anlaşılacaktır. Zira Türkiye’yi 15 Temmuz ihtilaline götüren yolun o günlerde temelinin atıldığını düşünmekteyim. Sonrası hep o projenin uygulanması olarak devam edecektir.
Nitekim 1983’de tekrar meydanlara çıktığında artık cübbe ve sarıklı bir vaiz yoktu. Bambaşka bir F.G. vardı. Özellikle okul ve medya ile ‘ağ cemaati’ yapılanmasına geçti. Hemen her vilayette okulları, ışık evleri ve yurtları öyle hızlı gelişiyordu ki takip edebilmek neredeyse mümkün değildi. Yurtlarında ve evlerinde sadece Said Nursi’nin kitapları okutuluyordu. Öyle ki gençlere “Kuran-ı Kerim değil risaleler okunsun” derlerdi. Bu itibarla diğer nurcu kolları da önceleri mesafeli durdukları F.G’ye kısa sürede ısınacaklardır. 1986 da Zaman gazetesi yayın hayatına başladı. 1990 yılına geldiğinde artık alt yapı tamamlanmış bulunuyordu. Bundan sonra hizmet kartopu gibi büyüyecekti.
Gürcistan ve Azerbaycan’la başlayan dış geziler kısa sürede yerini hizmet alanları ile doldurmaya başlayacaktı. Büyük seferberlik başlamıştı. Yabancı ülkelerde ticari şirketler, okullar ve üniversiteler süratle birbirini kovalamaya başladı. İlk olarak Orta Asya’nın pek çok ülkesinde okullar açıldı. Bunları üniversiteler izledi. 1992 yılında Kazakistan’a giden Gülen’in taraftarları iki yıl içinde 29 lise açtılar. Dört yıl sonra da Süleyman Demirel Üniversitesi faaliyete geçti. 1992 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Kazak lider Nursultan Nazarbayev’e tavsiye mektubu yazmasından sonra F.G’yi izleyenler bu ülkede daha rahat çalışma olanağı buldular.
Ardından Gülen’in okulları Afrika kıtasını, Balkanları, Avrupa ve Amerika’yı bir ağ gibi sarmaya başladı. Okul açılmayan ülke kalmamış gibiydi. Gülen hareketi, eğitim alanında artık küresel bir oyuncu konumuna geldi. Bu okullarda yerel nüfusun en yetenekli ve zeki çocukları kendilerine yer buluyorlardı. Üstelik okulları yüksek ücretli olup bedeli ülkedeki ekonomik şartlara göre belirleniyordu.
Nasıl oluyordu bu? Her tarafta okul açılmasına imkan veren sihirli değnek kimdi? Adlarını iftiharla andıkları iki isim aslında bütün soru işaretlerini çözüyor gibiydi. İshak Alaton ve Üzeyir Garih çilingir vazifesi görmekte idiler. Bu büyük ilişkinin sırrı ne idi? Yahudi iş adamları Gülen’in okullarının bütün dünyaya yayılması için neden bu kadar gayretle hizmet veriyorlardı?
Üzeyir Garih, doksanlı yıllarda, Hürriyet Gazetesi’ne vermiş olduğu röportajda yurt dışı okulları için büyük destekler, maddi yardımlar yaptığını belirtirken Gülen cemaatini öve öve bitirememişti. Aslında onun ölümündeki sır perdesini de yeniden aralamakta fayda vardır.
1991 yılında Mihail Gorbaçov’un Glasnostu (açıklık politikası) ile Gülen’in okul faaliyetleri tam da denk düşmüştü. Gülenciler bir taraftan süratle Türk Cumhuriyetlerinde okullar açarlarken bir taraftan da Türk Cumhuriyetlerinden gelen çocukları kabul ediyorlardı.
Öyle ki sonraki bir beş -on sene içerisinde CIA raporlarında “Amerika, F.G. sayesinde Orta Asya’ya bomboş bir İslamiyet götürdü” denecekti.
Zira Gülencilerin götürdüğü İslam’ı kimse anlamıyordu. Dışa açılımın üzerinden birkaç sene geçtiğinde Gülen’in hareketinin CIA’nın tam kontrolünde olduğu Rusya ve Özbekistan’ın bu okullara karşı aldığı tavırdan da anlaşılacaktı.
Gülen gurubu sırasıyla 1980 ihtilali sonrasındaki Cunta Hükümeti ve ardından Özal’lı yıllar da gayet hızlı ve rahat bir şekilde faaliyetlerini yürütmüştü. Sağ ya da sol bütün hükümetler ile tam bir uyum içerisindeydi. Fakat 90’ların sonlarına doğru, 28 Şubat’ın yaşandığı yıllarda Erbakan Hükümeti ile bir türlü anlaşamadı. Refahyol Hükümeti’nin yıkılmasında önemli rol oynadı. Bu sırada 28 Şubat darbecileri kendisine karşı mıydı o da anlaşılamadı.
Şurası muhakkak ki 28 Şubat cuntası özellikle İslam karşıtlığı ile özdeşleşmişti. Bu bağlamda cuntacılar Gülen’in de üzerine yürürken beklenmeyen bir tepkiyle karşılaştılar. Bu tepki Bülent Ecevit ile Koç gurubundan gelmişti. Gülen bu hizmetinin semeresi olarak akabinde kurulan Ecevit Hükümeti zamanında, Meclise kontenjandan 7-8 Milletvekili yerleştirecektir.
Gülen aynı yıllarda İslam aleminde en fazla tartışmalara sebep olacak uygulamaları da başlatacaktır. Bunların en mühimi Abant toplantılarıdır. Başta ilahiyatçılar olmak üzere önemli sayıda gazeteciler bu toplantılara katılacaktır. Gülen’in ilk Abant toplantısına gönderdiği şu mesajı her şeyi ifade etmekteydi. Burada Gülen:
“Vahye dayalı, hayatın her alanını kuşatan İslam’ı tehlikeli ve milli birliğe zarar verici buluyorum” diyerek 1428 yıllık İslam’ın özüne, aslına düşman olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.
Daha sonra Gülen’in Papa ile diyaloğu uzun süre gündemi meşgul edecekti.
Zira Gülen’in Papa’ya yazdığı mektubu çok çarpıcıydı. Gülen, 10 Şubat 1998 tarihli Zaman gazetesinde yer alan mektubun başlarında maksadını şöyle ifade etmekteydi:
“Pek muhterem Papa Cenapları.
Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinlerarası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik.
İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır…”
Gülen açık bir biçimde o güne kadar yaşananlardan Müslümanların sorumlu olduğunu ve kendisinin de papalık konseyinin bir parçası olduğunu dünyaya ilan ediyordu. Yani bu ifadeler diyalog denilen olayın aslında İslam’ı yok etme girişiminin projesi olduğunun dünyaya haykırışı idi. Fakat Müslümanların artık gözleri bunları görecek durumda değildi.
Bütün bu faaliyetleriyle Gülen tam tartışılmaya ve belki Müslümanların gözünden düşmeye başladığı sıralarda Amerika’ya çekilmesi projenin yeni safhasının başlangıcı olacaktı. Hakkında davalar açılmış ve sanki darbecilerden kaçmış süsü verilmişti. Bundan sonra ki faaliyetleri artık izlenemez hale gelecekti. Artık o bir kahramandı(!). Sadece Pensilvanya’ya gidenlerin ülkeye haberler getirdikleri bir azizdi(!).
Aslında 28 Şubat bunlar için mi düzenlenmişti araştırılmalıdır. Zira FETÖ’cülerin dışında devletin yanında olan devletine sahip çıkan tüm cemaatler ezilmişti. Bilhassa devletle hiçbir zaman derdi olmamış, devletin her zaman yanında durmuş İhlas cemaatinin ezilmesinin ardında bunların bulunması meseleyi aydınlatmaktaydı. İhlas Finans’ın içine hem sızmışlar hem de belini doğrultamayacak bir darbe indirmişlerdi. Esat Coşan Hoca’ya ve Mahmut Ünlü Hoca’nın damadına yapılanlar da 28 Şubat’ın tokadını kimin yediğini gösteriyordu.
Evet 28 Şubat darbesi sadece birine dokunmamıştı. O da çok geçmeden belki tam iç yüzü bilinmek üzere iken kahraman edilmek için yurt dışına alındı. Artık korumacılarının elindeydi. 12 Eylül’de nasıl bulunamadı ise bu defa da asıl yuvasına çekilmişti.
Diğer taraftan 28 Şubat cuntasının ortaya çıkardığı siyasi iktidar, ülkeyi iki senede batırdı. Belki de tarihinde ilk kez esnaf sokaklara döküldü. Artık bu selin önüne geçilemezdi.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin iktidara yürüyeceği belliydi. Ancak Erdoğan hapisteydi. Hapisteki liderin partisi iktidara yürümüş ama o partisinin başında değil. Bu durum gitgide kendisini kahraman yapacaktı. Onu yıpratabilmek için bu gidişin önüne geçmek lazımdı.
Müthiş bir senaryo ile Erdoğan’ı hapisten çıkarıp Siirt’te seçimleri iptal ettirip partinin başına yani Başbakanlığa taşıdılar. Acaba bu sırada bu işin içinde bulunanlar şöyle bir talepte bulunmuşlar mıydı? Yola F.G. ile devam edeceksin veya F.G’nin hizmetlerine dokunmayacaksın. Ben bundan eminim. İleride bu konuda sayın Recep Tayyib Erdoğan’ın hatıralarının çok önemli olacağını ve her şeyi aydınlatacağını düşünmekteyim.
Yine şuna adım gibi eminim ki sayın Recep Tayyip Erdoğan F.G’yi o gün mimlemişti. Ancak kime güvenecekti? Kim kendinden, kim ondan yana bilmek anlamak mümkün müydü? Bunun için zamana ihtiyaç vardı. 28 Şubatçı kadrolar ile Gülen’in kadrolarını aynı elin oynattığını anlamak elbette kolay değildi. Bu sebeple sayın Erdoğan’da Fatih Sultan Mehmed gibi; “Yapacaklarımı sakalımdaki kıllardan biri bilse koparıp atarım” anlayışının hakim olduğunu düşünmekteyim.
Ak Parti’nin iktidara yürüyüşünden itibaren ise artık cemaat bambaşka bir şekil alacaktı. Üçüncü on yıla giriliyordu. Bu dönemi kendileri için dünyaya hakim olma devresi olarak addedeceklerdi.
28 Şubat’tan bunalan millet ezici bir çoğunlukla Ak Parti’yi iktidara taşırken sanki başarı Gülencilerin imiş gibi bir hava yayıldı. Bütün faaliyetlerine hız kazandırıldı. Dinlerarası diyalog çalışmaları en üst raddeye çıkarıldı. Bütün dünyada hahamlar, papazlar imamlar beraber koro halinde şarkılar, ilahiler seslendiriyorlardı. İşadamları turizm gezileri gibi okullarına taşınıyor döndüklerinde gözyaşları ile Hizmet hareketini ve başarılarını anlatıyor gönüllü dailik (propagandist) hizmetleri veriyorlardı. Türkiye’nin her kesiminden paralar bu terör örgütüne akar hale getirilmişti. Öyle ki Bülent Arınç, “devletin yapamadığını Hocaefendi yapıyor” diyerek tam destek olurken içyüzlerini araştırmak aklına gelmiyor ve daha beş yıl önce Milli Görüşe yönelik yıkıcı darbesini unutmuş görünüyordu.
Bu örgütün iç yüzünü anlatanlar bir anda herhangi bir suçla içeri alınıyor veya itibarsızlaştırılıyordu. Kıymetli dostum rahmetli Mehmet Oruç Bey (ölümü şüpheli), Yümni Sezen ve yine rahmetli Aytunç Altındal (ölümü şüpheli) bunlardandır.
Öte yandan 1983’de başlayan özel okul, yurt, dersane faaliyetleri 20 yılını doldurmuş bulunuyordu. Her yerde her meslekte bunların adamları vardı. Şimdi artık yurt içinde özel üniversiteler, ihtisas liseleri açılıyordu. Devletin bütün kadroları bunlarla dolmaya başlamıştı.
Bu ihanet şebekesinin gençleri kendilerine nasıl bu kadar bağlı kıldıkları bugün insanların zihnini en fazla kurcalayan bir sorudur. Oysa 1985’lerden beri sınavlarda soru vermek suretiyle en önemli yerlere adam yerleştirenler bu adamları asla boş bırakmıyordu. Bunlardan soru alarak imtihanı kazananlar artık bunların gönüllü neferi olmaktaydılar. Mankurtlaştıklarının farkına varamıyorlardı. Kendilerini dünyayı fethe çıkmış cihangirler gibi görmekte idiler. Ana babalar ise Müslüman bir cemaatin yani hocaefendinin kanatları altında diyerek kendilerini tatmin etmekte idiler. Öyle ki 2005-2012 yılları arasında bütün sınavların şaibeli olması neyin göstergesi idi. Ayrıca İslam’ı dünyaya yaydıklarını zanneden bu dailerin en basit dini kurallardan dahi haberleri yoktu. Tam bir din cahili idiler.
Bu arada diyalog tuzakları da hız kesmeden devam ediyor ve artık açık açık yürütülüyordu.
Diyanetten sorumlu devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın hezeyanları artık manşetlerdeydi. Diyalogun teorisyenlerinden olan bu adam “Kur’an-ı kerim tarihseldir, yüzde kırkı değiştirilmeli veya çıkarılmalıdır”, demişti. Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci seçimde ilk bu adamı yemesine dikkat olunmalıdır. Onlara cevap vermesi gereken ilahiyatçılar ise emir alabilmek üniversitelerde rektör dekan olabilmek için Pensilvanya’ya selam durmaya gidiyorlardı. İlahiyatçı Prof. Dr. Suat Yıldırım Zaman gazetesindeki bir makalesinde İsa aleyhisselamı şahsı manevi olarak tanımlayıp F.G.’nin şahsında ortaya çıkacağına kadar iddia etmişti.
Ancak sihirli hizmet kelimesi nasıl bir şey ise, bütün ihanetlerin üstünü örtüyordu. Neye hizmet olduğuna hiç dikkat eden yoktu.
Mesela, dünyadaki hiçbir okulunda mescid olmaması neyin işaretiydi? Anadolu’nun karın tokluğuna hizmet sevdasıyla yola çıkan havarileri namazlarını nerede kılıyorlardı? Neden gösteremiyorlardı? Hani diyalog ve hoşgörü vardı? Hoşgörü denen şey sadece Hıristiyanlara mı yönelikti?
Kurbanların kesilmediği dile getiriliyor bunu herkes biliyor fakat yine de bütün kurbanlar oraya akıyordu. Milletin yıllarca oraya kestirdiği veya kestirdiğini zannettiği kurbanlarını şimdi bir kere daha düşünmesi gerekecekti.
Yine 2003 yılından itibaren önce “Yabancılar Türkçe Yarışması” ve daha sonra “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” denilen yarışmalar başlatılacaktı. 4. Türkçe Olimpiyatlarının finalinde “Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz” mesajıyla “Bütün müminler kardeştir” düsturu yıkılacaktı.
Hizmetin görüntüsünü yansıtan bu yarışmalarda dünyanın her yerinden kız ve erkek öğrencilerin şarkılarını millete gözyaşları içinde izlettirmeye başlamışlardı. Belki de ömründe bir kere şarkı türkü dinlemek için salonlara gitmemiş insanlar, Türkçe şarkı söyleyenler İsrailli, Amerikalı, Gürcistanlı olunca zevkten kendinden geçer olmuşlardı. Final bölümünde en önde oturan Bülent Arınç Moldovyalı kız şarkı söylerken gözünden yaşlar gelirdi. Ertesi gün talebelerime bu konuyu ifade ederken:
“Be adam elin Moldovyalısını ne dinleyip ağlıyorsun? Git Yıldız Tilbe’yi dinle de ağla, hiç olmazsa Yıldız Tilbe bizden biri” derdim. Söylediği şarkıdan başka tek kelime Türkçe bilmeyen bu gençler, nedense bizim insanımızı ağlatmaya yetiyordu. Sanki hafız-ı kurra dinliyor gibi vecde geliyorlardı.
Bu müzik işi o hale getirilecek ti ki Peygamber efendimizin doğum gününü C.başkanı Abdullah Gül’ün katılımıyla Mevlit Kantat Promiyerine dönüştürülecekti. Bu prömiyerin ne olduğunu hala milletimizden kimse anlamış değil. Demirel’in “işte çağdaş Türkiye” dediği günleri hatırlatıyordu. Dinimize ve kandil günlerine ağır bir darbe olan Kutlu Doğum haftasını çıkaranların ardında bunların ve akıl hocalarının da yabancı bilim adamları olduğu artık idrak edilmelidir.
Nihayet sıra camilere müdahaleye gelmişti.
Hutbelerde “Allah indinde tek din İslamiyet’tir” ayetine okunma yasağı getirildi.
Camiler sıralarla doldurulmaya başlandı. Sanki Türkiye bir haftada kötürüm olmuştu. Camiler kiliseleştirilmeye başlanmıştı.
Diyanet İşleri Başkanı’nın değişmesi ve Mehmet Görmez Bey’in bazı uygulamaları bunları yavaşlattı.
16 Nisan 2005 yılında 2.5 milyon basılan Ailem gazetesinde F.G’ye ait çok çarpıcı ifadeler yer aldı. Burada iman esasları üçe düşürülürken bir taraftan da imanda şek ve şüphe olmaz kaidesi yıkılıyordu. Şöyle ki:
“İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet “veya” adalettir” (Prizma, 2 /162).
İnsanlar neden görmüyordu? Neden anlamıyordu? İmanın şartlarında “veya” denilebilir miydi?
Bu arada siyaseten 2007 yılından itibaren yeni darbe planlarını açığa çıkarma adı altında ortalığa toza dumana boğmuşlardı. Cambaza bak misali halkı bu korku ve endişelerle oyalarken hizmet ve önemli yerlere sızma faaliyetlerini başarıyla yürüttüler.
Yıl 2011. Faaliyet müddeti 30 yıl. Artık gücün zirvesine geldiklerinin bilincindeydiler. Son kaleleri de alacak ve nihai darbeyi indireceklerdi. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan da bunun farkındaydı. Yeni seçim dönemim ustalık dönemim olacak diyordu.
Hangi konuda ustalıktı. Herhalde kimse anlamıyordu. Millet, devlet idaresi zannediliyordu. Oysa Erdoğan, 2010 yılında Mit’in başına Hakan Fidan Bey’i getirmişti. Bu bana göre tarihin dönüm noktası idi. Bu konuda en ağır tepkiyi neden Cemaat ortaya koydu acaba. Ayrıca her vesile ile onu neden itibarsızlaştırmak istediler, düşünün.
Şayet o gelmese Tayyib Bey başka türlü ortadan kaldırılacaktı.
Tayyib Bey bu cephenin 30 yılın sonunda artık ülkeyi bitirme, teslim alma savaşına girişeceklerini biliyor muydu?
Tahmin ediyorum farkındaydı. Nitekim 12 Haziran 2011 seçimlerinde bu gurubu mecliste önemli ölçüde budadı. Bu durum hoşlarına gitmemişti.
2011 yılı Paralel örgütün Başbakan ile tamamen yollarını ayıracağı çok önemli bir olaya şahitlik edecekti. Ancak hadise bambaşka bir mecradaydı. Futbolda şike davası. Konu Fenerbahçe olunca yer yerinden oynamıştı. Türkiye’de ilk kez bir büyük kumpas sergileniyordu. Ortalık toz duman oldu. Bir taşla birkaç kuş vurulacaktı. Futbol fanatikliği yüzünden hiç kimse olayın gerisindeki gücü sezemedi. Ancak şike konusunda mecliste yeni bir kanun çıkarıldığında zaman gazetesinin önemli yazarları kendilerini ele verdiler. “Eskiden iyi bir başbakanımız vardı diyeceğiz” ve “Küçük rica yüzünden büyük ricayı kırdın” diyerek Erdoğan’la yollarının ayrıldığını açıkça deklare ettiler. Bir cemaatin şike kanunu ile bu kadar ne ilgisi olabilirdi? Çıldırmaları, ileride kullanabilecekleri bir büyük camiayı (Fenerbahçe taraftarları) ele geçirememekten mi kaynaklanıyordu? Şurası muhakkak ki artık yollar ayrılmıştı.
Nitekim Başbakan, 2012 yılı Türkçe Olimpiyatlarında F.G’yi ülkeye davet ettiğinde paralelci yazarlar neredeyse kudurmuşlardı. Bu davet hiç hoşlarına gitmemişti. F.G. bu davete karşılık Türkiye’yi emin ve güvenilir olmayan bir ülke olarak lanse etti. Emin ve güvenilir ülke hangisiydi(!). Ayrıca, “bir kısım kazanımların hafazanallah kaybedilmemesi için yüzde bir ihtimalle oraya gitmeniz bu hususlara zarar verecekse gitmem” diyordu. Türkiye’ye gelmekle hangi kazanımlarını kaybedecekti acaba?
Öte yandan bu büyük ihanet çetesi, ele geçirdiği kadrolar, bulunduğu konum ve arkasında duran gücün kuvvetinden emin olarak, bütün milletin gözü önünde inkar edilemez operasyonlarını başlattı. Gezi olayları 17 ve 25 Aralık darbeleri. Paralel örgüt bütün bu ihanet girişimlerini yürütüyor fakat yazılı, görüntülü ve sosyal medya yandaşlarıyla hadiseleri sulandırmayı da başarıyordu.
Cumhurbaşkanı da artık kartını sonuna kadar açmıştı. “Bu bir ihanet çetesiydi”. “Paralel devlet girişimiydi” ve “bunlar terörist olup haşhaşiler” idiler.
Türkiye neler olup bittiğini önceleri pek anlamadı. Ancak belki de ilk kez sorgulamaya başlamıştı. Bir tarafta 34 yıldır desteklemekte oldukları bir cemaat bir tarafta 12 yıldır samimiyetinden emin oldukları bir lider. Liderin 12 yıldır yaptıkları meydanda idi. Taraftarları milletti. Fakat cemaat kimin yanındaydı. Belli değildi. Bütün millet ve devlet düşmanları yabancı güçler bu şer örgütün destekçisi idi. Bu durum yavaş yavaş milletin gözünü açmaya yetti.
Aslında Cumhurbaşkanı da yavaş yavaş onları gadaba sürükleyecek ve içindekileri boşalttıracak hamleleri yapmaktaydı. Zira insan kızdığı zaman içinde bulunan kötü duyguları açığa vururmuş.
Nitekim F.G’nin beddua seansı temiz inançlı milleti bu gruptan tamamen soğutacaktı. Zira yıllardır bir kez olsun Orta Doğu’da kan döken zalimleri kınamayanlar, Hristiyan’a, Yahudi’ye, Zerdüşt’e hoşgörü duyanlar sıra Müslümana gelince müthiş bir kin kusmaya başlamıştı. Evlerine ocaklarına ateş salıyordu.
Buna rağmen mankurtlaştırılmış beyinler maalesef yine uyanamadı.
Son yirmi yıldır her vesile ile söylediğim bir cümle vardı benim. Yirmi yıl sonra bu memlekette yerden mantar biter gibi Hristiyan biterse şaşırmayınız. Bu sözümün üzerinden 16 sene geçmiş dört senesi kalmıştı. 2013 yılında Paralel Devlet Yapılanması (PDY)’na karşı böyle bir savaş açılmamış olsa muhtemelen hadise kendiliğinden gelişecek Türkiye’de sokaklar boyunlarında haçlarla dolaşan gençlerle dolacaktı. Millet ise sokaktaki Türk Hristiyanları gördükçe ve yavruları oraya kaydıkça her gün ölecekti.
Son üç yıldır bu sözümü destekleyecek doneler de ortaya çıkmıştı. Nitekim artık şöyle söylüyordum.
“Altı sene önce bunların bağlılarına, sizler ileride ev ev gezip HDP’ye oy toplayacaksınız desem beni ne yaparlardı, diye sorduğumda Linç ederlerdi diyenlere buyurun işte durum son üç seneyi değerlendirin”.
Netice de bu ülke için II. Abdülhamid darbesi gibi bir darbeyi, sağduyulu bu millete en ağır hezimeti yaşatmayı ve bir anlamda ülkeyi işgal ettirmeyi planladılar. Bu ülke için düşünülen plandan belki darbecilerin yüzde sekseni bile haberdar değildi. Onlar samimi bir ihtilal yaptıklarını zannediyorlardı. Aynen II. Abdülhamid Han gittikten sonra başını taşa vuranlar ve dövünenler gibi olacaklardı.
Allah korusun başarılı olsalar bu defa millet de devlet de kalmayacaktı. Zira bu yeni bir yüz yılın darbesiydi. Türk milleti için yok oluşun darbesiydi. Her şey müthiş planlanmıştı. Senaryo diyenler hiç şüpheniz olmasın ya onların adamlarıdır. Ya da her devirde olduğu gibi safdil ve ahmak kimselerdir. Bunlar darbe olunca hataları sıralarlar olmayınca da, senaryo diyerek basitleştirmeye kalkarlar. Sanki her darbenin mutlak başarılı olması gerekiyormuş gibi. Osmanlıda gerçekleşen darbeleri biliriz. Peki ya gerçekleşmeyenler! Neden ve nasıl önlendiler acaba?
Osmanlıda Sancağı şerifin meydana çıkarıldığı hangi darbe başarılı oldu bir araştırınız. Sancağı şerifin meydana çıkarılması milletin meydana davet edilmesiydi. Milletin meydana çıktığı hiçbir darbe sonuca ulaşmadı. Darbeciler hepsinde ya sindirildi veya idam olundu.
Gezi olayları sırasında “halkın yüzde ellisini zor tutuyorum” diyen Cumhurbaşkanı aslında millete “hazır ol” mesajını vermişti. Millet son üç yıldır teyakkuzda idi. Ancak darbelerden yıllardır çeken Türk halkı yüzde elli iki değil neredeyse yüzde doksan elbirliği gönül birliği ederek darbeye dur diyecekti.
Bu durum Türk milletine yeniden hayatiyet vermiştir. Batının köleliğinden kurtaracak bir darbedir. İyi değerlendirilmesi bataklığın tam kurutulması gerekir.
Evet plan kusursuzdu. 36 yıldır yapılan çalışmaların sonuna gelinmişti. İslam dünyasına sadece Türkiye’yi değil tüm dünya Müslümanlarını güdecek kukla bir halifenin gelmesi yakındı. Dünya beşten büyük diyen adamın dili kesilecekti.
Bir şeyi hesaplamıyorlardı.
O adam Allah’a ve milletine güveniyordu. Gücünü ve kudretini oradan aldığını her fırsatta ilan ediyordu.
“İnsanlara güveneni Cenabı Hak insanlara bırakır. Kendine güvenenleri yanına alır”.
Bir kişi ki yardımcısı Allah ola
Var kıyas eyle ki ol ne şah ola!
Evet Pensilvanya’ya Amerika’ya CIA’ya ve daha nicelerine güvenenleri Cenabı Hak onlara bıraktı. Kendine güveneni yanına aldı. Beklenmeyen basit gelişmeler yaşandı. Samuel Eto’o’nun adını taşıyan vakfın 10’uncu yıl kutlaması kapsamında Messi, Neymar, Suarez, Maradona, Hazard, Iniesta, Drogba ve Arda Turan’dan oluşacak dünya karması ile Türkiye karması, 16 Temmuz’da Antalya Arena’da maç yapacaktı. Cumhurbaşkanı 15 Temmuz gecesi galaya neden gelmedi? Orada da özel darbe birliği var mıydı? Birtakım başka basit sebepler darbeci ihanet şebekesini erken harekete geçirtti. Cumhurbaşkanı kendi ifadesiyle de kılpayı kurtuldu. Cenabı Hak Erdoğan’a, milleti meydanlara davet etme imkanını verdi. Onun daveti Osmanlıda sancak-ı şerifin meydana çıkarılması gibi oldu.
Millet, hizmet diyenlerin 36 yıldır kulluğu kime yaptıklarını, bunlara verdiği paraların kendi göğsüne kurşun olarak geri döndüğünü, İslam’a, bayrağa, ezana, vatana, millete ihaneti en acı bir biçimde yaşadı. Meclis binası dahil devletinin kalbi konumundaki müesseselerin bombaladığını dehşet dolu gözlerle izledi. Gölbaşı’nda Özel Harekat Daire Başkanlığındaki kahraman vatan evlatlarına acımasızca bomba yağdırıldığına yaşlı gözlerle inanamadan şahitlik etti. Gözyaşları kana döndü. Bütün bunlar, yıllardır dost bildikleri hain adamlar tarafından gerçekleştiriliyordu.
Fakat o necip millet de, bu ihanete kayıtsız kalmadı. Liderinin daveti üzerine sadece bayrağını kaparak dilinde Allah nidaları ile meydanlara sokaklara döküldü. Göğsünü topa, tanka, kurşuna siper ederek bir anlamda 36 yılın diyetini ödedi.
Milletin bu darbesi, kuklaları yok ettiği gibi yüz yıldır kukla oynatıcıları da açığa çıkardı. Bu itibarla devletimiz yeniden güçlü günlere yelken açabilecektir. Bunu için milletimizin birlik ve dirliği, istikameti için önemli adımlar atılmalı maşa, kukla ve hain üreten bataklıklar kurutulmalıdır.
Bu da en mühim olarak eğitimden geçmektedir. Bu milletin varlığı iki şeye bağlıdır. Millilik ve doğru İslamiyet. Yani Müslüman milletimize İslamiyet’in doğru öğretilmesi. Zira bin seneden beri Müslüman milletimize ve devletimize Ehl-i sünnet itikadı denilen inanış sahiplerinden asla bir ihanet ve ayaklanma sadır olmamıştır. Doğru yoldan çıkınca artık millilikte bozulmakta vatanını milletini bayrağını rahatça satabilmektedir. Son olay bunun en açık göstergesi olmuştur.
Zira kökü dışarda mezhepsiz, radikal (Abduh, Afgani benzeri kişiler) ve ılımlı İslam (F.G. ve avanesi) denilen bozguncu tipler her zaman kullanılmaya açık olmuşlardır.
Oysa örnek şahsiyetlerimiz Ahmed Yesevi, Mevlana, Yunus Emre, Akşemseddin, Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Veli, Aziz Mahmud Hüdayi gibi mutasavvıflarımız Alparslan, Çağrı Bey, Bilge Kağan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni, II. Abdülhamid Han gibi hakanlarımızı gençlerimize öğretmek eminim onları bu vatanın, bayrağın, ezanın, milletin, dinin gerçek sevdalısı kılacaktır.
Bu itibarla devletimiz, milliliğe büyük önem vermeli ikincisi de 1100 yıllık mensubu bulunduğumuz dinimizin gençlerimize en iyi şekilde öğretilebilmesi için gereken adımları atmalıdır. Yeni din, yeni yorum diyenler her zaman bozguncular olmuştur. Bunlar Yunus Emre’nin;
Peygamber yerine geçen hocalar
Bu halkın başına zahmetli oldu
Özdeyişine uygun olarak halka ve millete hep zahmet vermişlerdir
Rahmetli Erol Güngör 1978’de:
“ABD, SSCB’ye karşı şimdilik İslam dünyasını kullanıyor. (Müslümanlardan tarafmış gibi davranıyor.) Eğer SSCB biterse, o zaman dünya tek bloklu olur ve ABD’nin tek düşmanı İslam olur” diyordu.
Tarih şuurunun ne kadar önemli olduğunu ünlü mütefekkirimizin bu ifadeleri yansıtmıyor mu? Gençlerimize tarih şuurunu ve model tarihi şahsiyetlerini de en doğru bir şekilde öğretmek devletimizin vazifesi olmalıdır.
Cenabı Hak ülkemizi ve milletimizi bir büyük, belki tarihin en büyük fitne ve belasından ve peşinden gelecek yabancı tasallutundan, işgalinden muhafaza eyledi.
Millete de ders çıkarmayı, ibret almayı, birlik ve beraberliğini muhafaza etmeyi nasip eylesin.
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

26 Kasım 2015 Perşembe

MİLLİ KİMLİK İNŞAASINDA MEKTEPLERİN ÖNEMİ


Modern devletler milli kimliklerin inşasına büyük önem vermişlerdir. Bu yolla farklı etnik kökene sahip olan halkın bir milli bilinç çerçevesinde devlete bağlanmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Milli kimliklerin inşasında okullar etkili birer enstrüman olarak kullanılmıştır. Osmanlı Devleti farklı milletlerden oluşmaktaydı ve bütün bu farklılıkları okulun da katkısıyla tek potada eriterek modern bir devlet inşa etmek istemiştir. Bu bağlamda bütün tebaanın birlikte okuyacağı modern okulların kurulması ve ülke genelinde yaygınlaştırılması yoluna gidildi. Milliyetçilik duyguları özellikle gayrimüslimlerde hızla yaygınlaşmış olduğundan ve bu milletlerin kendi okullarının olmasından dolayı bu konuda fazla başarılı olunamamıştır.

Ulusun inşasında okulun rolü çok belirleyicidir. Özellikle 19. yüzyılda Batıda çocuğun toplumsallaşmasında geleneksel kurumlar olan lonca, kilise ve ailenin yerine okul yerleşmiştir. Federal devletlerde başta olmak üzere merkezkaç kuvvetlerin merkez tarafından denetimini pekiştirmek ve ortak bir aidiyet duygusunun gelişmesini sağlamak amacıyla okul müfredatlarında önemli değişikliklere gidildi ve yurttaşlık eğitimine yer verilmeye başlandı. Yurttaşlık eğitimi Belçika’da 1860 ve 1878 tarihlerinde çıkarılmış olan yönetmeliklerde ilk ve ortaokullarda zorunlu hale getirildi. Fransa’da parasız, laik eğitim 1881’de zorunlu hale getirildi. Bu uygulamanın gayesi, “cumhuriyeti kurmak” düşüncesini hayata geçirmekti ve bu bağlamda radikal kararlar alındı. Bu gelişmeler “iki Fransa” arasında var olan gerilimi çok daha üst noktalara taşımıştır. Cumhuriyetçiler açısından yurttaşlık eğitimi çok önemliydi. Bu yolla hem cumhuriyetin daha sağlam temeller üzerinde yükselmesi hem de halkın laik bir eğitimle şekillendirilmesi amaçlanmıştı. Söz konusu yıllarda din eğitimi devlet okullarından dışlandı. Ahlak ve yurttaşlık bilgisi dersi 1883’te çıkarılan yasayla birlikte okul müfredatlarında yerini almaya başladı. Bu dersteki amaç Hıristiyan ahlakı anlayışının laik bir yorumunun temel alındığı yeni bir ahlak anlayışının yeni nesillere aşılanmasıydı.


 Batılı ülkelerde ulusal tarih merkezileşme politikalarına ve kültürel kalkınmaya önemli bir katkı sunmaktaydı. Ulus devletler yerleştikçe tarih derslerine verilen önem de aynı şekilde artmaktaydı. Ulusçuluğun hızlı bir şekilde yayılmasıyla birlikte 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren okullarda tarih dersleri artmaya başladı. Milli kimliğin inşası amacıyla okullarda milli geçmiş bilinci aşılanmaya çalışılmaktaydı. Aslında geçmiş kurgulanarak gelecek inşa edilmeye çalışılıyordu.

Toplumlarda okullar aracılığıyla belli bilgilerin aktarılması ile yetinilmemekte, aynı zamanda ideolojiler de aktarılmaktadır. Toplumlarda yapısal değişimler gerçekleştiğinde, eğitim yapısında da bir değişim kendini gösterir ve okullar yeni oluşan yapının yeniden üretimini sağlayacak bir şekil alır. Osmanlı toplumunda 19. yüzyılda önemli bir değişim gözlemlenmekteydi. Eğitim kurumları bu değişime uygun hale getirilmeliydi ve getirildi de . Tanzimat ile birlikte yönetim anlayışında önemli değişiklikler yaşandı ve eski dönemlere göre çok daha büyük sayıda ve iyi yetişmiş bir bürokrasi zorunluluk haline geldi. Yönetimin kazanmış olduğu yeni işlevleri yerine getirebilecek yetenek ve bilgi donanımına sahip bir bürokrasinin yetiştirilmesi gerekmekteydi. Bu ihtiyaca “medreseler” ve “Enderun” cevap vermekten uzak olduklarından, yeni eğitim kurumlarına ihtiyaç duyuldu. Yeni ve modern eğitim kurumları askeri-sivil bürokrasinin yanında yargıya da eleman yetiştirecekti . Her ne kadar Tanzimat Fermanı eğitimle ilgili hiçbir değişiklik getirmemiş olsa da, bu dönemde eğitimin örgütlenmesine dönük önemli adımlar atılmıştır. Üç tür özel okul mevcuttu: Müslümanların, gayrimüslim cemaatlerin ve yabancıların kurmuş oldukları özel okullar . Osmanlı’nın son döneminde okullar üç farklı çerçevede örgütlenmişlerdi: Mahalle mektepleri ve medreseler, Tanzimat okulları ve yabancı bir dilde eğitim yapmakta olan kolejler ve azınlık okulları. Eğitimdeki bu farklı yapılanmanın doğal sonucu olarak devlet içinde üç farklı dünya görüşüne sahip insanlar yetişmiştir. Bu farklılaşmada, okullarda okutulan kitapların farklı oluşunun da etkisi vardı. Böyle bir eğitim sisteminin ülkede ortak bir kimliğin inşası için uygun olmadığı söylenebilir. Ülkede mektepli ve medreseli olarak adlandırılan iki farklı aydın grubu ortaya çıktı. Bu dönemde gerek ekonomik koşulların yetersizliği gerekse yetişmiş öğretmen bulmadaki zorluklar modern okulların yaygınlaşmasında engelleyici rol oynadı.

Tanzimat Fermanı ile ilan edilmiş olan tebaanın eşitliği anlayışının doğal bir sonucu olarak, kurulacak okulların “Osmanlı Okulları” olması zorunluydu. Bu okulların bütün tebaaya açık olması gerekmekteydi. Eğitimin her aşamasında farklı cemaatlere ait tebaa birlikte okumalıydı. Ortak bir milli kimliğin oluşması için toplumun farklı etnik ve dinsel kökenden üyeler aynı eğitimi almalıydı. Fakat Osmanlı Devleti’ndeki durum çok farklıydı. Müslümanların ortaokul seviyesinde okulları yoktu. Buna karşın gayrimüslimlerin ortaöğretim seviyesinde okulları mevcuttu. Gayrimüslimler çocuklarını Osmanlı okullarına göndermek istememekteydiler ve kendi dilleri ile eğitim görmekteydiler. Bu duruma son vermek amacıyla milliyet ve din eksenli olmayan ve modern çağın ihtiyaçlarına karşılık verecek okulların açılması gerekmekteydi.

Tanzimat döneminde meydana gelen gelişmeler özellikle ortaöğretim seviyesinde eğitim veren okulların yaygın hale getirilmesini zorunlu kılmaktaydı. Bu okulların öneminin artmasının üç temel nedeni vardı: a) Sivil bürokrasinin alt kademeleri için gerek duyulan personelin yetiştirilmesi. Usta-çırak ilişkisi ile yetiştirilecek personelin yaygınlaşan bürokrasi için yetecek kadar çok personel yetiştirmesi mümkün değildi. b) Mevcut durumda yüksekokullar öğrencilerin bütün seviyelerdeki eğitimini vermek zorunda kalıyorlardı. Ortaöğretim kurumları açılması yoluyla bu sorun çözülmek istenmekteydi. c) Tanzimat’ın son dönemlerinde ortaya çıkmaya başlayan Müslüman tüccarların ihtiyaç duyduğu eğitimi sağlamaya dönük olarak ortaöğretim kurumları gerekli görülüyordu.

Kırım Savaşı’ndan sonra laik eğitim veren sivil ve askeri okullar yaygınlaştırıldı. Bu dönemde rüşdiyeler ilkokul, idadiler ortaokul, harbiyeler ise lise seviyesine indirildi. Yeni bir askeri eğitim veren okul kuruldu: “Erkan-ı Harbiye Mektebi”. İlkokul zorunlu hale geldi ve laik eğitim veren sıbyan ve iptidaiye okulları Maarif Nezareti tarafından yaygınlaştırıldı. Millet başları ve yerel ihtiyar meclislerinin destekleri ile bütün kasaba, mahalle ve köylerde bu okullar açılacaktı. Müslüman ve gayrimüslim çocukları bu okullarda dört yıllık eğitimi almaya başladılar. Din dersleri öğrencilerin dinlerine göre ayrı ayrı verilecekti. Bu okullarda Osmanlı tarih ve coğrafyası ile aritmetik dersleri de okutulmaktaydı. Türkçe konuşulmayan yerlerde bu dersler yerel dillerle verilmekteydi. Karatahta ve sıra iptidaiye okullarında kullanılmaya başlandı. Sınıf sistemi yaygınlaştırıldı .

Osmanlı tarihçiliği, uygulanan politikalarla uyumlu olarak, devletin çöküşünü engellemeye çalışıyordu. Osmanlı’da birliği sağlamak amacıyla vatan sevgisini öne çıkaran “Hubb-ül vatan minel iman” (vatan sevgisi imanın bir cüzüdür) hadisinden ve Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” adlı tiyatro oyununda anlam kazanan vatan sevgisinin aşılanması tarih ve coğrafya ders kitapları yoluyla sağlanmaya çalışılmaktaydı. Yeni hazırlanmış olan coğrafya kitaplarının büyük bir bölümü devlet, millet, kavim, vatan, siyasal rejim gibi yeni kavramların açıklanmasına ayrılmıştı. Coğrafya dersleri yoluyla Osmanlı tebaasına ülkelerindeki geçmişleri ve kendilerinin bu vatana karşı olan sorumlulukları aşılanmaya çalışılmaktaydı. Coğrafya derslerinde haritalar çok önem kazandılar. Yeni nesillere bu yolla vatanlarının somut görüntüsü aktarılmaya çalışılıyordu. Haritalar vasıtasıyla Osmanlı vatanının Anadolu, Balkanlar, Hicaz, Irak, Mısır, Yemen vb.ni kapsadığı anlatılıyordu. Yine bu topraklardan bir bölümünün işgal altında olduğu ve kurtarılmaya çalışıldığı üzerinde duruluyordu. Vatana bir baba rolü yüklenmekte ve evlatlarının ona layık olması gerektiği üzerinde durulmaktaydı. Coğrafya kitaplarında vatan üzerinde yaşayanlar hakkında da bilgiler yer almaktaydı. Bu kitaplarda “Türk” Anadolu, Balkanlar ve Turan’da yaşamakta olan insanlar şeklinde tanımlanmaktaydı. Türklerin dışında kalan diğer etnik kökenden gelenler ise “Osmanlılar” olarak adlandırılıyordu. Ülkenin başkenti İstanbul, dili de Türkçeden kaynağını alan Osmanlıcaydı.

Tarih dersinde okutulan kitaplarda ise genel olarak İslam, Osmanlı ve Avrupa tarihi yer almaktaydı. Resmi tarih çerçevesinde hazırlanmış olan tarih kitapları Osmanlı tarihine İslam tarihi içerisinde yer vermekteydiler ve Müslüman kavimlerin İslam sayesinde birbirine bağlandığı aktarılıyordu. İkinci tarz tarih kitaplarında ise ağırlıklı olarak Osmanlı tarihine yer verilmekteydi. Bu kitaplarda Osmanlının Türk kimliği ön plana çıkarılmaktaydı. İkinci görüş 19. yüzyılın sonuna doğru ders kitaplarında ağırlık kazanmaya başladı ve Türklerin Osmanlıların atası olduğu, Osmanlı Devleti’ni Türklerin kurduğu belirtilmekteydi.

 Millet inşa sürecindeki en önemli adımlardan biri 28 Ocak 1859’da devlete memur yetiştirmek amacıyla Mekteb-i Mülkiye’nin kurulmuş olmasıydı. Bu okul Osmanlı tebaasının tamamına açıktı . 1891’de Mülkiye’de uygulanan eğitim sisteminde değişikliğe gidildi ve öğrencilerin Arapça, Rumca, Ermenice ya da Arnavutça derslerinden birini almaları zorunlu hale getirildi. Aynı politikalar Jöntürkler tarafından da devam ettirildi . Mülkiye, özellikle II. Abdülhamit döneminde daha fazla önem verilen bir okul haline geldi ve akademik yönü daha kuvvetli hale getirildi. Yeni Osmanlılardan olan Recaizade Ekrem ile Mizancı Murat’ın bu okulda hoca olarak görevlendirilmeleri ile okulda Avrupai bir atmosfer hâkim oldu. Bu dönemde okulda hâkim olan iki temel yaklaşım gözlemlenmiştir; bunlardan birincisi yeni bir tabiat anlayışını benimseyen “pozitivizm” ikincisi ise toplumun iktisadi yapısını, emeği esas alarak anlamlandıran “realizm”di. Mizancı Murat verdiği tarih derslerinde doğrudan politika ile ilişik konuları ele alırken, Recaizade dolaylı yoldan öğrencileri yönlendirmeye çalışmaktaydı. Recaizade, geleneksel Osmanlı edebiyat kalıplarını eleştirerek, bu alandaki gelişmenin ancak Avrupa örnek alınarak gerçekleştirilebileceğini ileri sürmekteydi . Batılı tarzdaki eğitimin içeriği toplumdaki bölünmüşlüğün derinleşmesine neden olmaktaydı.

Cumhuriyet dönemine geçtiğimiz de ise daha dar anlamda bir eğitim sistemi bizi karşılamaktadır. Din dersinin tamamen okullardan kaldırıldığı, tarih derslerinden 1000 yıllık bir kısmın çıkartılarak insanları Bilinçsiz bir hale getiren ve "tarihi her zaman kazananlar yazar" söyleminin vücut bulduğu bir eğitim anlayışı. Atatürk’ün vefatına kadar bu düşünce tarzı uygulanmamis , öğrencilere hem dini, hem dünyevi dersler güzel bir şekilde verilmiş. Özellikle tarih dersleri kurtulus savasina ve osmanli donemine damga vuran birkaç kahramanin atlanilarak (zihinlerde cikartilarak) düzenlendiği genel manada iyi bir müfredatA sahiptir. Fakat Mustafa Kemal vedat ettikten sonra ülkeye musallat olan gerizekalı ve vizyonsuz insanların kendi tarihlerinden ve dinlerinden korkmalari sonucu eğitim sistemimiz günden güne çökmüş, günden güne geri kafalı, ülke siyasetinden ve halkın değerlerinden bihaber insanlar okullardan mezun olmaya başlamışlardır. Eğitim sistemimize vurulan en son darbede ise köy enstitüleri kaldırılmış ve toprak ağlarının istekleri dogrultusun da hayatlarına yön veren insanlar bir türlü geleceklerini ellerine alamamislardir.

Son yıllarda ise eğitim sistemindeki en büyük sorun,mufredatin hergün değişmesi, sistemin hersene farklilik gostermesi ve insanların neyi ne amacla öğrendiklerini bilmemeleridir. İlk okuldan üniversiteye kadar bireyler nasıl bir eğitim sistemi içerisinde olduklarını anlamamaktadir...

Unutmayalım eğitim bir toplumu ,topluluktan ayıran özelliklerden biridir. Bizim en büyük sorunumuz birbirimize çok bağlı bir toplum olduğumuz halde, birbirini anlamayan bir topluluk haline gelme cabamizdir. Eğer insanlar ortak ve köklü bir eğitim alırlarsa toplum bilinci aynı yönde ilerler ve şu anda olduğu gibi terör olaylarına bile haklı sebepler bulmaya çalışan kansız gerizekalilar aramızda yetişmez. ..

Saygılarımla


16 Ekim 2015 Cuma

Giyinmek ve örtünmek



İnsanların kılık kıyafetleri kullanmaya başlamaları ve örtünmeleri tüm insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Bununla birlikte aslında “örtünme” olgusu medenileşmenin (şehirleşmenin) bir tezahürüdür. İlk örtünen insan Hz. Âdem’dir. İdris (a.s), terzilerin pîridir. Ayrıca birçok şehir kurmuş ve insanların örtünmeleri için ilk defa iğne ve iplik kullanmıştır. Bu büyük peygamber insanlığa medenîliğin bir nişanesi olarak örtünmenin inceliklerini ve ahlâkını armağan etmiştir. İlk zamanlar insanların çoğunlukla coğrafî nedenlerden ve doğa şartlarından korunmak için kılık kıyafet kullandıkları söylenir. Oysa ilk defa örtünen Hz. Âdem’in (a.s) giyinmesi konusunda Kur’ân-ı Kerîm’de: “Onlar o ağacın meyvesini tadar tatmaz, edep yerlerinin açık olduğunu fark ettiler. Derhal buldukları cennet yapraklarıyla edep yerlerini örtmeye başladılar.” (Araf, 22) denmektedir. Hakikaten örtünme “edep” yani utanmayla ilgili bir durumdur. 
Bir çocuk ilk doğduğunda İslâm fıtratında olduğu için cennetteki safiyete ve masumluğa sahiptir. Büyüdükçe çevresindeki cinsiyet farklılıklarını algılamaya başlar ve yaşadığı toplumun adet ve geleneklerine göre bir edep, hayâ duygusuna sahip olur. Böylece utanma duygusuyla birlikte bir örtünme biçimi ve zamanla da örtünmenin kültürel şekilleri gelişir. Çocuk, ilk örtünme terbiyesini öncelikle anne ve babasından yani ailesinden alır. Yine başka bir ayette: “Ey Âdem’in evlatları! Bakın size edep yerlerinizi örteceğiniz giysi, süsleneceğiniz elbise indirdik. Fakat unutmayınız ki, en güzel elbise takva elbisesidir.” (Araf, 26) denmiştir. Burada ise örtünmenin hem maddî hem de manevî yönüne işaret edilmiştir. 
İnsanların algısı değiştikçe örtünme biçimleri de değişmiştir. Bir toplumda vahdaniyet esaslı bir Allah inancı olması medenîliğin göstergesiyken, çok tanrılı bir inanış cahiliyenin yani vahşiliğin göstergesidir. Bilindiği gibi cahiliye adetlerinde örtünmenin bir önemi yoktur. Günümüz toplumu her ne kadar modern sayılsa da bazen inanç yönünden örtünme konusunda cahiliye görüntüsüne bürünebilmektedir.
Örtünmenin toplumsal yönde bir anlamı olduğu gibi bireysel bir anlamı da vardır. Bireysel anlamı kişinin inanç ve maneviyatı ile ilgiliyken toplumsal anlamı sosyolojik bir olguyu ifade etmektedir. Sosyal anlamıyla örtünme bir zihniyet ve ortak inanç tasavvuruyla oluşur. Ünlü bir sosyoloğumuz kendisiyle yapılan bir mülakatta şöyle demiştir: “Aslına bakarsanız çok sık sorulan ‘Şunlar neden örtünüyorlar?’ sorusunu da yanlış bir soru olarak görüyorum. Tarihî olarak, bu coğrafyada kadınlar bin yıldır tesettüre bürünüyorlar” demiştir. Bizim toplumumuz belli bir gelenek dâhilinde örtünme şekillerini benimsemiştir. Örneğin Osmanlı’da, insanların giyinme biçimleri onların toplumsal statülerini ve hayat standartlarını gösteriyordu. İnsanların giysilerine ve başlarındaki kavuklara, örtünmelerine bakarak onların hangi dine mensup olduklarını ya da memur, esnaf veya derviş mi olduklarını anlayabiliyordunuz.  

28 Eylül 2015 Pazartesi

Osmanlıca



Milli kültürümüzün ve benliğimizin temelini teşkil eden eserlerimizin hemen hemen tamamı Osmanlıcadır. Halbuki yeni neslimiz kim bilir hangi dedesinden kalmış bir kitabın, bir paranın, bir çeşme kitabesi, tarihi bir çarşı girişi, ya da belki hergün altından geçtigi üniversite giriş kapısında yazılı olan Osmanlıca metnin gerek muhteva gerekse estetik zevkini yudumlamaktan mahrumdur.

Cumhuriyet'ten sonra harf inkılabını gerçekleştirenler bu inkılabın getireceği sonuçları ya çok iyi hesap ettiler ya da hiç hesap edemediler. Alfabe değişikliğini yapanlar ya masumane bir şekilde 'Bu Arap alfabesi Türkçeyi tam taşıyamıyor, sıkıntılar yaratıyor, öğrenme hızımızı düşürüyor. Latin harflerine geçelim, Batı dünyasıyla ortak kültür havzasına girelim. Nasıl olsa o metinleri de aktarırız' dediler. Yahut da en azından bir kısmı 'Bu harf inkılabı başlangıçtır, biz zihniyet dünyamızı bütünüyle geçmişten koparalım. Yepyeni bir dünyaya sıfırdan başlayalım' dediler.

Bir günde tüm Türkiye cahil oldu. Nice bürokrat, alim, yazar vs.. sabah uyandıklarında öğretim hayatlarına sıfırdan başladılar. Aradan yaklaşık 30-40 sene geçip, bir nesil değiştiğinde artık Arap harflerini okumayı yazmayı bilmeyen insanlar yavaş yavaş bürokrasiye, üniversiteye girmeye başladı. Bu insanlar dedelerinin yazdığı mektupları, bırakın dedelerini, babalarının yazdığı mektupları okuyamıyorlardı. O zaman bu işi bilen uzmanlar yetiştirmek üzere Türk Dili ve Edebiyatı, Tarih, Arşivcilik gibi bölümlerde Osmanlıca dersleri verilmeye başlandı. Geçmişi okuyup anlama ve günümüze aktarma işi, üniversite bünyesinde halledilmeye çalışıldı. Kimilerine göre buna da gerek yoktu aslında, geçmişte ne vardı ki?



Gerçek bir entelektüel olabilmek, Türkiye üzerine sahici sözlerle konuşabilmek için Osmanlıca öğrenmek şart. Attila İlhan'ın 'Dersaadette Sabah Ezanları' romanı çıktığında çok fazla eski kelime kullandığı için eleştirildi. 'Efendim niye bu kadar ağır yazdınız, gençler sizi anlayamıyorlarmış' demişler. O da 'Biraz Türkçe öğrensin keretalar!' demiş. 

Bizden sonraki nesillere milli kültürümüz adına bir köprü olabilme mesuliyetimiz bir yana sadece sanat noktasında dahi uzak kaldığımız bu mirasın bir çogu üslup sahibi ve kendi başına ekol olan güzide hattatlarımızın göz nurlarıyla bir dantela gibi işledikleri o kıymet biçilmeyen canım eserlerinden niceleri artık yabancı müze ve koleksiyoncuların en mutena köşelerini süslemektedirler.

Oysa ki kendi memleketimizde ecdadımızın her zaman şeref duydugumuz bin yıllık şanlı bir tarih koridorundan bizlere armagan ettikleri sayısız güzide eserler bugün fikri ve estetik boyutta çoğumuza maalesef bir turiste oldugu kadar uzak, anlamsız ve yabancıdır.
Ne gariptir ki tamamen bize ait olan ve günümüzde artık Osmanlıca olarak tabir edilen Tarihi Türkiye Türkçesi’ni biz yazı dili olmaktan öte ayrı bir lisan zannedenlerimizin sayısı maalesef hiç de az degildir.

alfabe öncelikli bir iş değil. Alfabe meselesi çok kolay aşılır. Gramer yapıları tatlı bir şekilde verilip öğrencinin kelime dağarcığı zenginleştirildikten sonra yazı meselesine geçilirse daha hızlı yol alırız. Mesela bir eser kütüphanenizde duruyor, yeni harflere de aktarılmış, Osmanlıca bilmenize rağmen okuduğunuzda anlamıyorsanız bir işe yaramaz. Latin harflerine aktarılmış bir metni rahatlıkla anlayabiliyorsanız biz hedefimize yüzde seksen ulaşmışız demektir. Alfabe bir iki haftada öğrenilir.
Ve yedi asır cihana hükmetmiş bir milletin çocukları artık önüne konulan çevirilerin dışında atalarının bugüne kadar ki kültür birikiminden istifade edememektedirler.Bu çevirilerin bir çogunun eksik ya da hatalı oldugu ise ayrı bir vakadır.

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde yüzlerce kişilik kadroyla yıllardan beri üstelik sadece belgelerin tasnifine yönelik daha çok yıllara muhtaç çalışmaların da gösterdigi gibi her biri başlıbaşına birer deger olan bu güzide eserlerin, tarihi metin ve evrakların teker teker şimdiki yazıya çevrilmesine ne yeterli sayıda teknik elemanımız vardır ne de zaman buna müsaittir.
Şu halde günümüz gençliginin hissesine dedelerinin bir kaç bin sene önce ki kültür mirasını rahatlıkla okuyup anlayabilen diger milletlere imrenmek mi düşüyor. ? Neden biz de kendi çocugumuza araştırdıgı herhangi bir mevzuda ecdadının birikimine birinci elden uzanabilme imkanını tanımayalım.Çok boyutlu bir altyapıya sahip ve tarihine yabancı kalmamış, büyüklerine sevgisini ve saygısını kaybetmemiş bir nesil gelecege daha ümitle bakmamızın bir teminatı degilmidir ?

Üzüntüyle belirtelim ki batılı araştırmacıların hem konuşma dili cihetiyle Türkçeyi hem de bir yazı dili olan Osmanlı Türkçesini ögrenerek yaptıkları derli toplu araştırmalardan bugün osmanlının torunlarından ancak ingilizce bilenler istifade edebilirken bilimsel çevirileri yapılan bu yabancı kaynaklar da ne gariptir ki bir sokak ötede ki kendi milli kütüphanelerimizi referans göstermektedir.

Gönlünde milli harstan kültürden bir nebze olsun hissesi bulunanların içinde bulundugumuz bu vaziyete üzülmemesi mümkün degildir.Osmanlıcayı ögrenmek öz yurdunda kendi kültürüne yabancı kalmış bir neslin vicdan muhasebesinde ecdadına ve tarihine karşı vadesi çoktan dolmuş bir fikir borcudur.

Peki başta münevver insanlarımızı ve hepimizi kendi klasiklerimize ulaştıracak ve artık bize bir şekilde yabancı olanların eliyle degil kendi çocuklarımızın gayretli araştırmalarıyla kendi kimligimizi yorumlamamıza vesile olacak Osmanlıcayı ögrenmek zormudur ?

Herşeyden önce Osmanlıca ögrenmek bir gönül meselesidir. Kati surette söylenebilir ki özellikle Kuranı Kerim i okuyabilen herkes çok rahatlıkla Osmanlıcayı da ögrenebilecektir.



25 Eylül 2015 Cuma

Kur'an ve Sünnet

İslâm’ın yalnızca Kur’an-ı Kerim’den öğrenilmesi gerektiğini dillendiren, böylelikle Kur’an merkezli bir din ortaya koyma iddiası içerisinde olan söylemlerle zaman zaman karşılaşıyoruz. Sünnet’i geri plana itip sadece Kur’an’ı referans almaya çağıran bir oluşum bu.
Gün geçmiyor ki dinî bir mevzuda delil olarak getirilen hadise karşılık, orada bulunanlar tarafından “Bize hadis okuma ayetgetir!”, “Bu konuda ayet var mı?” gibi tepkilerle karşılaşılmasın. Bu tür tepkiler, dinî olmaktan çok siyasî karakter taşıyan “Kur’an merkezli din” iddiasının halk arasındaki tezahürü sadece.
Söz konusu oluşumun temel iddiası “Kur’an müslümanlığı”, “Kur’an İslâm’ına dönüş” gibi çeşitli kavramlarla müslümanları Kur’an etrafında birleştirmek, sahih bir din anlayışı kazandırmak…
Ancak “Kur’an İslâm’ı” tabiri ilk bakışta ne kadar kulağa hoş gelse de, işin detayına inildiğinde hiç de böyle olmadığı anlaşılıyor. Çünkü gerçekte Kur’an’ı merkeze aldığını söyleyen bu akım aslında sünnetleri tasfiye etmek suretiyle dini adeta kuşa çevirme eğiliminde.

Sömürgecilerin ektiği tohum

Bu tür marjinal yaklaşımları daha çok yabancı devletlerin fiilî yahut kültürel sömürüsüne maruz kalmış İslâm ülkelerinde görmek mümkün. Sömürgeci devletler, İslâm ülkelerindeki ilahiyat fakültelerine yerleştirmiş oldukları oryantalist zihniyet üzerinden özellikle Sünnet’in ümmet içindeki itibarını ve konumunu zayıflatmak, hatta saf dışı bırakma neticesine yönelik faaliyetlerin öncülüğünü yapmışlardır.
Hindistan buna önemli bir örnek teşkil eder. Çünkü bilindiği gibi bu bölge 1858’de resmen İngiliz hakimiyetine geçmiş, buna paralel olarak bölgede Hıristiyan propagandasıyla beraber Oryantalistlerin İslâm’a yönelik art niyetli çalışmaları da hız kazanmıştır. İlginçtir, sömürgeleştirilen Hindistan’a bağlı Delhi şehrinde kurulan İslâmî İlimler Fakültesi’nin başına, İngiliz Doğu Hint Şirketi sponsorluğunda, Avusturya asıllı İngiliz bir oryantalist olan Dr. Alois Sprenger getirilmiştir. Sprenger, ilk kez hadislerin büyük bir kısmının “uydurma” olduğunu iddia eden, Sünnet’in kaynak oluşuna yönelik eleştirel makaleler kaleme alan, böylece sünneti saf dışı bırakmayı hedefleyen biridir. İşte bu fitne sebebiyle İslâm dünyasında Sünnet’i toptan inkâr etme hareketi de ilk olarak Hindistan müslümanları arasında baş göstermiştir.

İçimizdeki aldanmışlar

Kur’an merkezli İslâm iddiasını sadece yabancı unsurlarda aramak elbette yanlış olur. Bunda yüzü ve gönlü Batı’ya dönük müslüman ilim adamlarının da büyük rolü var. Onlar, 19. asrın sonlarından itibaren içinde bulundukları yenilmişlikten müslümanları kurtarmak için dinde köklü bir değişimin gerekliliğine inanmış, böylece Sünnet ve geleneksel mezheplerin toptan inkârına giderek, Kur’an merkezli/selefî bir din anlayışını tesis etmeyi önermişlerdir.
Gerçekten “Kur’an İslâm’ı” söylemini hayata geçirmek mümkün müdür? Sünnetleri saf dışı bırakmak suretiyle yalnızca Kur’an’ı esas alan bir din inşası ilahi maksadı ne ölçüde doğru yansıtabilir?
Peşinen şunu ifade edelim ki Sünnet olmadan Kur’an-ı Kerim’i ne doğru ve sahih bir şekilde anlamak ne de uygulamak mümkündür. Çünkü Kur’an ancak beyan edilerek/açıklanarak anlaşılabilir. Onun beyanı Hz. Peygamber s.a.v.’e, dolayısıyla Sünnet’e aittir. Bunu bizzat Kur’an-ı Kerim’in kendisi şöyle ifade buyuruyor: “Biz o peygamberleri mucizelerle ve kitaplarla gönderdik. Ey Peygamber! Sana da Kur’an’ı indirdik ki, insanlara vahyedileni açıklayasın. Belki onlar da düşünürler.” (Nahl, 44)
Başka bir ayet-i kerimede Rabbimiz yeminle buyuruyor ki; “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 65)

Sünnet Kur’an’ı beyan etmeseydi

Pekala Sünnet Kur’an-ı Kerim’i beyan etmeseydi ne olurdu?
Sünnet, Kur’an-ı Kerim’i beyan edip açıklamasaydı Kur’an’ın açıklanmamış hükümleri murad-ı ilahiye uygun bir şekilde anlaşılamaz; anlaşılamayacağı için de üzerine hüküm bina edilemezdi. Dolayısıyla ne namaz, ne zekât, ne oruç, ne hac gibi ibadetlerden, ne de muamelat ve ukubata dair diğer hükümlerden bu denli geniş ve teferruatlı bir şekilde söz edilebilirdi.
Bu itibarla Sünnet, Kur’an-ı Kerim’in anahtarı gibidir. Sünnet olmadan Kur’an doğru bir şekilde anlaşılamaz. Kur’an anlaşılmayınca da din, murad-ı ilahiye uygun olarak tesis edilmiş olmaz. Yani Sünnet olmazsa din de olmaz. Şu halde Sünnet’i göz ardı ederek sadece Kur’an’ı esas alan bir din oluşturma eğilimi, haddizatında dini ortadan kaldırmakla aynı anlamdadır.
Aslında bu tür eğilimler İslâm’ın ilk asrından beri olagelmiştir. Sahabeden İmran b. Husayn r.a.’ın meclisinde meydana gelen tartışma buna örnektir. Olay şöyle:
Bir gün İmran b. Husayn r.a. mescitte otururken, yanında şefaatten konu açılır. İmran b. Husayn r.a. konuyla ilgili hadislerden delil getirirken, orada bulunanlardan biri:
– Siz bize hadisler anlatıyorsunuz. Oysa biz bunlarla ilgili Kur’an’da bir delil bulamıyoruz, der. Hz. İmran r.a. adama çıkışarak şöyle sorar:
– Sen Kur’an’ı okudun mu?
– Evet
– Peki, orada (farzları itibariyle) yatsı namazının dört, akşamın üç, sabahın iki, öğle ile ikindinin dört rekât olduğuna rastladın mı?
– Hayır.
– Peki, bunları kimden öğrendiniz? Bizden öğrenmediniz mi? Biz de Rasulullah s.a.v.’den öğrenmedik mi? Yine (Kur’an’da) kırk dirheme bir dirhem, kırk koyuna bir koyun, şu kadar deveye şu kadar zekât düştüğüne rastladın mı?
– Hayır.
– O halde bu bilgileri kimden aldınız? Biz Rasulullah s.a.v.’den, siz de bizden aldınız. Keza Kur’an-ı Kerim’de “Beyt-i Atîk’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler.” (Hac, 29) ayetini gördünüz. Pekala, “Kâbe’yi yedi defa tavaf edin”, “Makam’ın arkasında iki rekât namaz kılın” diye bir ifadeye denk geldiniz mi? Kur’an’da buna rastladınız mı? Öyleyse bu bilgiyi kimden aldınız? Biz Rasulullah s.a.v.’den, siz de bizden almadınız mı?
– Evet.
– Peki İslâm’da celeb, ceneb ve şiğâr ın olmadığına dair Kur’an’da bir delile rastladınız mı?
– Hayır.
– Oysa ben Allah Rasulü s.a.v.’in “İslâm’da celeb, ceneb ve şiğar yoktur” (Ebû Dâvûd, Zekat, 9) dediğini işittim. Öte yandan Allah Tealâ’nın Kur’an-ı Kerim’de “Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasak etdiyse ondan da sakının.” (Haşr, 7) diye emrettiğini de duymuşsunuzdur. (Beyhakî, Delâilu’n-Nübüvve, 1/25, 26)
Görülüyor ki, din adına Kur’an’ın tek referans kabul edilmesi söylemi dün de gündeme getiriliyordu, bugün de getiriliyor. Bu tip iddiaların kimi kasıtsız olsa da büyük çoğunluğu siyasi ve kasdî olup, hedefte Sünnet’i ve Ehl-i Sünnet anlayışını saf dışı bırakma fikri yatıyor. Bu itibarla samimi müslümanların bu tür söylemlere aldanmamaları, Sünnet’ten yüz çevrilerek inşa edilen müslümanlığının Kur’an’la ve İslâm’la alakasının olmadığını unutmamaları gerekir.

Aşiretler ve Sosyal Yapıları




İnsanlar, Aristoteles’in deyimiyle zoon politikan yani toplumsal/siyasal hayvanlardır. Tek başlarına yaşayamazlar. Sonsuz olan ihtiyaçların karşılanabilmesi için bir arada  yaşamaları şarttır. Bu durum toplumsallığı beraberinde getirmektedir. Ancak yaşamı güvence altına almak için sadece toplumsallık yetmez, toplumda örgütlü olmak da gerekir. Gerek sosyal gerekse iktisadi ihtiyaçların karşılanması örgütlülüğü dayatmaktadır. Genellikle gönüllülüğün yarattığı örgütlülük toplumsal ve siyasal olmak üzere ikiye ayrılır. İki temel örgütlenme biçimi olan toplumsal ve siyasal örgütlenme, çeşitli biçimlerle her dönem kendini yeniden yapılandırmaktadır.

Bir arada yaşama zorunluluğunun dayattığı ve insanlık tarihinde önemli bir yere sahip olan örgütlenme biçimlerinden biri olan aşiret tipi örgütlenme, yaşandığı toplumlarda farklı şekillerde algılanıp isimlendirilse dahi hemen her ülkede belli süreler yaşanmış, daha sonra yerini sınıflaşmaya ve devletleşmeye bırakmıştır. Feodal yapıyla uzun süre bir tutulan, dolayısıyla bir geçiş süreci olarak görülen aşiret tipi örgütlenme bazı toplumlarda beklenilenin aksine kalıcı bir form şekline bürünmüştür. Söz konusu toplumlardan biri de Türkiye toplumudur. Türkiye’de, özellikle aşiret yapısının hala etkin olduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yapı kendini güçlendirmek için sürekli yenilenmektedir.

Ülkemizde aşiret ve kabile gibi olgularla ilgilenmenin Ziya Gökalp ile başlamış olduğunu söyleyebiliriz. Ziya Gökalp’in kaleme almış olduğu “Kürt Aşiretleri Hakkında İçtimai Tetkikler” isimli eser, Türk sosyolojisinde kabile ve aşiretler üzerinde yürütülen ilk sistematik çalışmadır. Ayrıca 1922’de başlayıp 1940 yılına kadar devam eden Toroslara yönelik geniş bir alan araştırması olan Ali Rıza Yalman’ın “Cenup’ta Türkmen Oymakları”, 1963’de yayınlanan Cengiz Orhonlu’nun “Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskanı (1691-1696)”, 1988’de yayınlanan Yusuf Halaçoğlu’nun “18. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskan Siyaseti Ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi”, Cevdet Türkay’ın “Başbakanlık Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğu’nda Oymak Aşiret Ve Cemaatler”, İsmail Beşikçi’nin “Doğu’da Değişim Ve Yapısal Sorunlar (Göçebe Alikan Aşireti)”, Muhtar Kutlu’nun “Şavaklı Türkmenlerde Göçer Hayvancılık”, Orhan Türkdoğan’ın “Güneydoğu Kimliği (Aşiret-Kültür-İnsan)”, Musa Taşdelen’in “Göçerlerin Şehirleşmesi (Beritanlı Aşireti Örneği) gibi aşiret-kabile olgusunu ele alan daha bir çok araştırmadan söz edebiliriz. Bu alanda yapılmış olan çalışmaların fazlalığı aşiret-kabile olgusunun önemine işaret etmesi itibariyle dikkat çekicidir. Alandaki çalışmaların fazlalığı yanıltıcı olmamalıdır. Nitekim bu alanda yapılmış olan bir çok araştırma tarih alanıyla ilgili olup, sosyolojik içerikli çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca aşiret sosyal organizasyonları sosyal değişme sürecinde sürekli yeni görünümlere bürünmektedir. Bu durumun tespiti büyük önem arz eder.

Aşiret Yapısının Esasları



Geleneksel yapıda aşiret ve onun en küçük birimi olan aile , sosyolojik açıdan büyük önem taşımaktadır. Nitekim aşiret sosyal yapısını karakterize eden temel unsurlardan ikisini, aile ve akrabalık bağları oluşturmaktadır. Bu husus İsmail Beşikçi tarafından, aşiretin daha çok evlenme yolu ile meydana gelen akrabalıkların bütünü şeklinde ele alınması gereği ile açıklanmaya çalışmıştır. Beşikçi’ye göre aşiret kabilelerin birleşmesinden meydana gelmektedir. Kabile ise birbirine kan akrabalığı ile bağlı olan bir yapıdır. Çünkü evlenmede esas kabiledir. Fakat ikinci derecede aşiret içindeki diğer kabilelerden de evlenme olabilir. Kabile içinden evlenme, aşiret içindeki kabilelerin bir varlık haline gelip kuvvetlerini artırmalarına sebep olur. Aşiret içerisindeki kabile sayısı ise, o aşiretin büyüklüğüne göre artmakta veya çoğalmaktadır.

Aşiret ailesinin bir diğer özelliğini de, hanedeki toplam fert sayısının fazlalığı üzerinde de etkili olan ve aşiretçi yapıdan kaynaklanan yüksek doğurganlık oluşturmaktadır. Aşiretlerde hakim olan temel şan, şeref, şöhret, gibi temel değerlerin insan sayısının ortaya çıkardığı güç ile korunur durumdadır. Bu güç özellikle erkek sayısının fazlalığına bağlıdır. Eli iş veya silah tutan insan sayısının fazlalığının yarattığı maddi ve psikolojik üstünlük gerek en küçük birim olan ailede gerekse, daha sonraki kademeler olan kabile ve aşirette insan sayısının çokluğunu teşvik etmektedir.
Aşiretlerin siyasi yapıları ise daha çok aşiret reisliği kurumu etrafında belirmektedir. Zira aşiret reisliği bir çok fonksiyonu ile kurumlaşmıştır. Bu kurumun lideri ve temsilcisi olan aşiret reisinin belirli bazı görevleri vardır. Aşiret reisi aşiretin yönetiminden, öteki aşiretlere karşı üstünlüğün korunmasından ve aşiretin diğer kabileleri arasındaki ilişkilerin düzenli bir şekilde yürütülmesinden sorumludur. Hatta diğer aşiretler arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde arabulucu rolünü üstlenerek bir birlik sağladığı ve bu birliğin başına geçerek büyük reis veya ulu kişi unvanına kavuştuğu görülebilir. Böylece nüfuz alanı da genişlemiş olur. Bunun sonucu olarak da milletvekili, belediye başkanı, siyasi parti il başkanı vb.. konumlardaki aşiret reislerine rastlayabilmekteyiz. Aşiret mensupları için aday olanın niteliği ve partisi değil, bağlı olduğu aşiret önemlidir. Özellikle kendi aşiretinden birisi aday olduğunda başka bir kişi veya partiye oy vermesi söz konusu bile olamamaktadır. Çünkü bu noktada kan bağları, akrabalık dürtüleri, biz duygusu, güç, şan ve prestij gibi mekanizmalar devreye girmektedir. Aşiretçiliğin üst düzeylerde hakim olduğu yerlerde siyasete fiili katılım yalnızca, aşiret reisliği kurumu ve bu kurumun etrafında oluşan aşiret reisinin yardımcıları ve danışmanları konumundaki aşiret ileri gelenlerine mahsustur. Aşiretin geri kalan çoğunluğu ise, destekleme ve oy verme yolu ile siyasete katılırlar.

Aşiretlerde Sosyal Örgütlenme



Aşiret sosyal yapısına dair yukarıda vermiş olduğumuz açıklamalar ışığında aşiretlerin, hiyerarşik bir şekilde (aile-kabile-aşiret-ulu kişi veya bir aşiret konfederasyonu) iç içe geçmiş gruplardan meydana geldiğini söyleyebiliriz.

Beritan aşireti üzerine yapılmış bir çalışmada aşiretin sosyal örgütlenmesi dörtlü bir sınıflamaya tabi tutulmuştur. Buna göre aşiret, gerçekte kara keçi kılından yapılmış büyük bir çadır olan ve aileyi, haneyi temsil eden “kon”, genelde 20, 30 veya 40 çadırdan oluşan ve obaya karşılık gelen “şeni” ve aşireti temsil eden “aşir” olmak üzere dörtlü bir sosyal örgütlenmeye sahiptir.

Alikan aşireti üzerine yapılmış bir çalışmada ise, aşiretin sosyal örgütlenmesi beşli bir sınıflamayla açıklanmıştır. Bu örgütlenme “çadır”, “zoma”, “kabile”, “aşiret” ve “ulu kişi” şeklindedir. “Çadır”, evi ve haneyi temsil ederken “zoma”, farklı kabilelere mensup ailelerin bir araya gelmesiyle oluşan ve her yıl katılan ailelerle sayısı değişen bir konaklama düzeni olarak tarif edilmiştir.

Aşiretlerin organizasyon boyutu ile ilgili yapılamış olan bu açıklamalar, bütün aşiretler için geçerli ve tamamıyla aynı olan sabit bir yapıdan söz etmenin mümkün olmadığını göstermektedir. İzollu Aşireti Malatya örneğinde ise yukarıda değinmiş olduğumuz şekiller itibariyle herhangi bir sosyal örgütlenme biçimine rastlanmamaktadır.

Kimlikleşme



Belirli bir sosyal ve kültürel çevreyle aynileşmek olarak ta ele alabileceğimiz kimlik kavramı, belirli bir kültür çevresi içinde yoğrulmayı, sosyalleşmeyi, ondan pay almayı ve mensubiyet şuuru hissetmeyi ifade eder. Böylece insan kendi kültür çevresini temsil eden kimliği taşır hale gelir. Ya da bir başka ifadeyle kültür çevresi kendini fertte temsil ettirir ve ona kimliğini verir. Nitekim kimliğin sosyolojik bir anlam kazanabilmesi fertler arası bir yapı kazanabilmesine bağlıdır. Bu da grup şuuruna yani birlikte mensubiyet duygusuna sahip olmakla mümkün olur. Ortak kültüre sahip olan ve bu kültürü hayat nizamı olarak benimseyen fertler ortak bir kimliğe de sahip olurlar.

Kendi içerisinde kabilelere ayrılan ve reis, ağa veya bey gibi unvanlara sahip liderler tarafından temsil edilen aşiretlerin dayanışama, birliktelik ve cemaatleşme gibi bir takım unsurları içeriyor olması, mensupları için bir aşiret kimliği temin etme sonucunu doğurmaktadır. Birer sosyal organizasyon olarak belirli bazı norm ve değerlere sahip aşiretler, kendilerine has bir sosyo-kültürel yapı oluştururlar. Bu yapıyla aynileşen fertler de, ben şu veya bu aşirettenim diyerek bir kimlik ortaya koyarlar. Bu husus aşirete ait mensubiyet duygusu olarak tarif edebileceğimiz aşiret kimliğini meydana getirmektedir.

Ferdin kendini bir aşiretten hissetmesi bilinci, aşiretlerin önemli dönüşümlere maruz kaldığı günümüzde dahi varlığını korumaktadır. Bu durum aşiret, kabile ve ümmet hayatından modern bir toplum kimliğine ulaşmayı ifade eden milletleşme sürecine olumsuz yönde etki yapmaktadır. Nitekim standart kültür kalıpları etrafında fertlerin birleşmesi milletleşme süreciyle mümkün olabilmektedir. Aksi taktirde fertler milli meseleler karşısında kayıtsız kalacak, kendilerini yalnız kendi bölgesel çerçevelerine ve ilkel kurumlarına karşı sorumlu hissedecektirler.

Aşiretlerde Sosyal Değişim Süreci


Çeşitli olayların etkisiyle aşiretlerin sosyal yapılarında bir takım değişiklikler olmakta, yapısal farklılaşma ile birlikte dışarı ile ilişkiler ve dış dünyanın değer sistemleriyle bütünleşme meydana gelmektedir. Sosyal değişmeye sebep olan olaylar nüfus artışı, yerleşik hayata geçme, şehirleşme, kitle iletişim ve ulaşım olanaklarında ki artış, sanayileşme, eğitim imkanlarının artışı, dış faktörlerle bütünleşme ve bazı bölge kalkınma çabalarıdır. Bütün bu faktörler aşiretlerin yerleşik hayata geçmesini zorlarken aynı zamanda da, yaşanan sosyal değişmenin sebepleri olmaktadırlar.

Ancak aşiretlerin yukarıda belirttiğimiz faktörler sonucunda yerleşik hayata geçmeleri veya değişime uğramaları, aşiretçilik diyebileceğimiz aşiret sistemlerinin hemen ortadan kalkması sonucunu doğurmamaktadır. Yani toprağa yerleşmeyle birlikte göçebelik ortadan kalkar fakat, toplumsal ve siyasal bir örgütlenme şekli olan aşiretçilik ortadan kalkmaz. Çünkü yerleşik hayata geçiş ile birlikte aşiretlerin temel özellikleri çok kısa bir süre içerisinde değişmemektedir. Hatta aşiret reisi veya ileri gelenlerinin toprak, kredi vb.. üretim araçlarını güçlü ve etkin bir şekilde kendi ellerinde toplaması gibi olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilmektedir.

Aşiretin toplumsal ilişkileri düzenleyen bir yapı, bir ilişkiler ağı, yüzyıllardır kendisini yaratan insanlara hizmet veren bir düzen, düzeni sağlayan kurallar ve yaptırımlar bütünü, bir yönetim biçimi, tabakalandırılmış bir toplumsal örgütlenme biçimi, günlük yaşam kuralları, sembolleri, iletişim araçları ve yolları sunduğunu, mensuplarının kişisel ve toplumsal kimliklerini biçimlendirdiğini ve koruduğunu dikkate aldığımızda, aşiret yapısının neden çok kısa bir sürede ortadan kalkmayacağını anlamış oluruz. Bu noktada sosyal, ekonomik ve siyasal yapılar boşluk bırakmadan devreye girmelidir. Aksi taktirde bırakılan boşluklar aşiret tarafından doldurulmaya devam edecektir.






Kaynaklar: Ahmet Çetintaş - Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler E.
                   Safiye Ateş Durç - Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler E.