26 Kasım 2015 Perşembe

MİLLİ KİMLİK İNŞAASINDA MEKTEPLERİN ÖNEMİ


Modern devletler milli kimliklerin inşasına büyük önem vermişlerdir. Bu yolla farklı etnik kökene sahip olan halkın bir milli bilinç çerçevesinde devlete bağlanmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Milli kimliklerin inşasında okullar etkili birer enstrüman olarak kullanılmıştır. Osmanlı Devleti farklı milletlerden oluşmaktaydı ve bütün bu farklılıkları okulun da katkısıyla tek potada eriterek modern bir devlet inşa etmek istemiştir. Bu bağlamda bütün tebaanın birlikte okuyacağı modern okulların kurulması ve ülke genelinde yaygınlaştırılması yoluna gidildi. Milliyetçilik duyguları özellikle gayrimüslimlerde hızla yaygınlaşmış olduğundan ve bu milletlerin kendi okullarının olmasından dolayı bu konuda fazla başarılı olunamamıştır.

Ulusun inşasında okulun rolü çok belirleyicidir. Özellikle 19. yüzyılda Batıda çocuğun toplumsallaşmasında geleneksel kurumlar olan lonca, kilise ve ailenin yerine okul yerleşmiştir. Federal devletlerde başta olmak üzere merkezkaç kuvvetlerin merkez tarafından denetimini pekiştirmek ve ortak bir aidiyet duygusunun gelişmesini sağlamak amacıyla okul müfredatlarında önemli değişikliklere gidildi ve yurttaşlık eğitimine yer verilmeye başlandı. Yurttaşlık eğitimi Belçika’da 1860 ve 1878 tarihlerinde çıkarılmış olan yönetmeliklerde ilk ve ortaokullarda zorunlu hale getirildi. Fransa’da parasız, laik eğitim 1881’de zorunlu hale getirildi. Bu uygulamanın gayesi, “cumhuriyeti kurmak” düşüncesini hayata geçirmekti ve bu bağlamda radikal kararlar alındı. Bu gelişmeler “iki Fransa” arasında var olan gerilimi çok daha üst noktalara taşımıştır. Cumhuriyetçiler açısından yurttaşlık eğitimi çok önemliydi. Bu yolla hem cumhuriyetin daha sağlam temeller üzerinde yükselmesi hem de halkın laik bir eğitimle şekillendirilmesi amaçlanmıştı. Söz konusu yıllarda din eğitimi devlet okullarından dışlandı. Ahlak ve yurttaşlık bilgisi dersi 1883’te çıkarılan yasayla birlikte okul müfredatlarında yerini almaya başladı. Bu dersteki amaç Hıristiyan ahlakı anlayışının laik bir yorumunun temel alındığı yeni bir ahlak anlayışının yeni nesillere aşılanmasıydı.


 Batılı ülkelerde ulusal tarih merkezileşme politikalarına ve kültürel kalkınmaya önemli bir katkı sunmaktaydı. Ulus devletler yerleştikçe tarih derslerine verilen önem de aynı şekilde artmaktaydı. Ulusçuluğun hızlı bir şekilde yayılmasıyla birlikte 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren okullarda tarih dersleri artmaya başladı. Milli kimliğin inşası amacıyla okullarda milli geçmiş bilinci aşılanmaya çalışılmaktaydı. Aslında geçmiş kurgulanarak gelecek inşa edilmeye çalışılıyordu.

Toplumlarda okullar aracılığıyla belli bilgilerin aktarılması ile yetinilmemekte, aynı zamanda ideolojiler de aktarılmaktadır. Toplumlarda yapısal değişimler gerçekleştiğinde, eğitim yapısında da bir değişim kendini gösterir ve okullar yeni oluşan yapının yeniden üretimini sağlayacak bir şekil alır. Osmanlı toplumunda 19. yüzyılda önemli bir değişim gözlemlenmekteydi. Eğitim kurumları bu değişime uygun hale getirilmeliydi ve getirildi de . Tanzimat ile birlikte yönetim anlayışında önemli değişiklikler yaşandı ve eski dönemlere göre çok daha büyük sayıda ve iyi yetişmiş bir bürokrasi zorunluluk haline geldi. Yönetimin kazanmış olduğu yeni işlevleri yerine getirebilecek yetenek ve bilgi donanımına sahip bir bürokrasinin yetiştirilmesi gerekmekteydi. Bu ihtiyaca “medreseler” ve “Enderun” cevap vermekten uzak olduklarından, yeni eğitim kurumlarına ihtiyaç duyuldu. Yeni ve modern eğitim kurumları askeri-sivil bürokrasinin yanında yargıya da eleman yetiştirecekti . Her ne kadar Tanzimat Fermanı eğitimle ilgili hiçbir değişiklik getirmemiş olsa da, bu dönemde eğitimin örgütlenmesine dönük önemli adımlar atılmıştır. Üç tür özel okul mevcuttu: Müslümanların, gayrimüslim cemaatlerin ve yabancıların kurmuş oldukları özel okullar . Osmanlı’nın son döneminde okullar üç farklı çerçevede örgütlenmişlerdi: Mahalle mektepleri ve medreseler, Tanzimat okulları ve yabancı bir dilde eğitim yapmakta olan kolejler ve azınlık okulları. Eğitimdeki bu farklı yapılanmanın doğal sonucu olarak devlet içinde üç farklı dünya görüşüne sahip insanlar yetişmiştir. Bu farklılaşmada, okullarda okutulan kitapların farklı oluşunun da etkisi vardı. Böyle bir eğitim sisteminin ülkede ortak bir kimliğin inşası için uygun olmadığı söylenebilir. Ülkede mektepli ve medreseli olarak adlandırılan iki farklı aydın grubu ortaya çıktı. Bu dönemde gerek ekonomik koşulların yetersizliği gerekse yetişmiş öğretmen bulmadaki zorluklar modern okulların yaygınlaşmasında engelleyici rol oynadı.

Tanzimat Fermanı ile ilan edilmiş olan tebaanın eşitliği anlayışının doğal bir sonucu olarak, kurulacak okulların “Osmanlı Okulları” olması zorunluydu. Bu okulların bütün tebaaya açık olması gerekmekteydi. Eğitimin her aşamasında farklı cemaatlere ait tebaa birlikte okumalıydı. Ortak bir milli kimliğin oluşması için toplumun farklı etnik ve dinsel kökenden üyeler aynı eğitimi almalıydı. Fakat Osmanlı Devleti’ndeki durum çok farklıydı. Müslümanların ortaokul seviyesinde okulları yoktu. Buna karşın gayrimüslimlerin ortaöğretim seviyesinde okulları mevcuttu. Gayrimüslimler çocuklarını Osmanlı okullarına göndermek istememekteydiler ve kendi dilleri ile eğitim görmekteydiler. Bu duruma son vermek amacıyla milliyet ve din eksenli olmayan ve modern çağın ihtiyaçlarına karşılık verecek okulların açılması gerekmekteydi.

Tanzimat döneminde meydana gelen gelişmeler özellikle ortaöğretim seviyesinde eğitim veren okulların yaygın hale getirilmesini zorunlu kılmaktaydı. Bu okulların öneminin artmasının üç temel nedeni vardı: a) Sivil bürokrasinin alt kademeleri için gerek duyulan personelin yetiştirilmesi. Usta-çırak ilişkisi ile yetiştirilecek personelin yaygınlaşan bürokrasi için yetecek kadar çok personel yetiştirmesi mümkün değildi. b) Mevcut durumda yüksekokullar öğrencilerin bütün seviyelerdeki eğitimini vermek zorunda kalıyorlardı. Ortaöğretim kurumları açılması yoluyla bu sorun çözülmek istenmekteydi. c) Tanzimat’ın son dönemlerinde ortaya çıkmaya başlayan Müslüman tüccarların ihtiyaç duyduğu eğitimi sağlamaya dönük olarak ortaöğretim kurumları gerekli görülüyordu.

Kırım Savaşı’ndan sonra laik eğitim veren sivil ve askeri okullar yaygınlaştırıldı. Bu dönemde rüşdiyeler ilkokul, idadiler ortaokul, harbiyeler ise lise seviyesine indirildi. Yeni bir askeri eğitim veren okul kuruldu: “Erkan-ı Harbiye Mektebi”. İlkokul zorunlu hale geldi ve laik eğitim veren sıbyan ve iptidaiye okulları Maarif Nezareti tarafından yaygınlaştırıldı. Millet başları ve yerel ihtiyar meclislerinin destekleri ile bütün kasaba, mahalle ve köylerde bu okullar açılacaktı. Müslüman ve gayrimüslim çocukları bu okullarda dört yıllık eğitimi almaya başladılar. Din dersleri öğrencilerin dinlerine göre ayrı ayrı verilecekti. Bu okullarda Osmanlı tarih ve coğrafyası ile aritmetik dersleri de okutulmaktaydı. Türkçe konuşulmayan yerlerde bu dersler yerel dillerle verilmekteydi. Karatahta ve sıra iptidaiye okullarında kullanılmaya başlandı. Sınıf sistemi yaygınlaştırıldı .

Osmanlı tarihçiliği, uygulanan politikalarla uyumlu olarak, devletin çöküşünü engellemeye çalışıyordu. Osmanlı’da birliği sağlamak amacıyla vatan sevgisini öne çıkaran “Hubb-ül vatan minel iman” (vatan sevgisi imanın bir cüzüdür) hadisinden ve Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” adlı tiyatro oyununda anlam kazanan vatan sevgisinin aşılanması tarih ve coğrafya ders kitapları yoluyla sağlanmaya çalışılmaktaydı. Yeni hazırlanmış olan coğrafya kitaplarının büyük bir bölümü devlet, millet, kavim, vatan, siyasal rejim gibi yeni kavramların açıklanmasına ayrılmıştı. Coğrafya dersleri yoluyla Osmanlı tebaasına ülkelerindeki geçmişleri ve kendilerinin bu vatana karşı olan sorumlulukları aşılanmaya çalışılmaktaydı. Coğrafya derslerinde haritalar çok önem kazandılar. Yeni nesillere bu yolla vatanlarının somut görüntüsü aktarılmaya çalışılıyordu. Haritalar vasıtasıyla Osmanlı vatanının Anadolu, Balkanlar, Hicaz, Irak, Mısır, Yemen vb.ni kapsadığı anlatılıyordu. Yine bu topraklardan bir bölümünün işgal altında olduğu ve kurtarılmaya çalışıldığı üzerinde duruluyordu. Vatana bir baba rolü yüklenmekte ve evlatlarının ona layık olması gerektiği üzerinde durulmaktaydı. Coğrafya kitaplarında vatan üzerinde yaşayanlar hakkında da bilgiler yer almaktaydı. Bu kitaplarda “Türk” Anadolu, Balkanlar ve Turan’da yaşamakta olan insanlar şeklinde tanımlanmaktaydı. Türklerin dışında kalan diğer etnik kökenden gelenler ise “Osmanlılar” olarak adlandırılıyordu. Ülkenin başkenti İstanbul, dili de Türkçeden kaynağını alan Osmanlıcaydı.

Tarih dersinde okutulan kitaplarda ise genel olarak İslam, Osmanlı ve Avrupa tarihi yer almaktaydı. Resmi tarih çerçevesinde hazırlanmış olan tarih kitapları Osmanlı tarihine İslam tarihi içerisinde yer vermekteydiler ve Müslüman kavimlerin İslam sayesinde birbirine bağlandığı aktarılıyordu. İkinci tarz tarih kitaplarında ise ağırlıklı olarak Osmanlı tarihine yer verilmekteydi. Bu kitaplarda Osmanlının Türk kimliği ön plana çıkarılmaktaydı. İkinci görüş 19. yüzyılın sonuna doğru ders kitaplarında ağırlık kazanmaya başladı ve Türklerin Osmanlıların atası olduğu, Osmanlı Devleti’ni Türklerin kurduğu belirtilmekteydi.

 Millet inşa sürecindeki en önemli adımlardan biri 28 Ocak 1859’da devlete memur yetiştirmek amacıyla Mekteb-i Mülkiye’nin kurulmuş olmasıydı. Bu okul Osmanlı tebaasının tamamına açıktı . 1891’de Mülkiye’de uygulanan eğitim sisteminde değişikliğe gidildi ve öğrencilerin Arapça, Rumca, Ermenice ya da Arnavutça derslerinden birini almaları zorunlu hale getirildi. Aynı politikalar Jöntürkler tarafından da devam ettirildi . Mülkiye, özellikle II. Abdülhamit döneminde daha fazla önem verilen bir okul haline geldi ve akademik yönü daha kuvvetli hale getirildi. Yeni Osmanlılardan olan Recaizade Ekrem ile Mizancı Murat’ın bu okulda hoca olarak görevlendirilmeleri ile okulda Avrupai bir atmosfer hâkim oldu. Bu dönemde okulda hâkim olan iki temel yaklaşım gözlemlenmiştir; bunlardan birincisi yeni bir tabiat anlayışını benimseyen “pozitivizm” ikincisi ise toplumun iktisadi yapısını, emeği esas alarak anlamlandıran “realizm”di. Mizancı Murat verdiği tarih derslerinde doğrudan politika ile ilişik konuları ele alırken, Recaizade dolaylı yoldan öğrencileri yönlendirmeye çalışmaktaydı. Recaizade, geleneksel Osmanlı edebiyat kalıplarını eleştirerek, bu alandaki gelişmenin ancak Avrupa örnek alınarak gerçekleştirilebileceğini ileri sürmekteydi . Batılı tarzdaki eğitimin içeriği toplumdaki bölünmüşlüğün derinleşmesine neden olmaktaydı.

Cumhuriyet dönemine geçtiğimiz de ise daha dar anlamda bir eğitim sistemi bizi karşılamaktadır. Din dersinin tamamen okullardan kaldırıldığı, tarih derslerinden 1000 yıllık bir kısmın çıkartılarak insanları Bilinçsiz bir hale getiren ve "tarihi her zaman kazananlar yazar" söyleminin vücut bulduğu bir eğitim anlayışı. Atatürk’ün vefatına kadar bu düşünce tarzı uygulanmamis , öğrencilere hem dini, hem dünyevi dersler güzel bir şekilde verilmiş. Özellikle tarih dersleri kurtulus savasina ve osmanli donemine damga vuran birkaç kahramanin atlanilarak (zihinlerde cikartilarak) düzenlendiği genel manada iyi bir müfredatA sahiptir. Fakat Mustafa Kemal vedat ettikten sonra ülkeye musallat olan gerizekalı ve vizyonsuz insanların kendi tarihlerinden ve dinlerinden korkmalari sonucu eğitim sistemimiz günden güne çökmüş, günden güne geri kafalı, ülke siyasetinden ve halkın değerlerinden bihaber insanlar okullardan mezun olmaya başlamışlardır. Eğitim sistemimize vurulan en son darbede ise köy enstitüleri kaldırılmış ve toprak ağlarının istekleri dogrultusun da hayatlarına yön veren insanlar bir türlü geleceklerini ellerine alamamislardir.

Son yıllarda ise eğitim sistemindeki en büyük sorun,mufredatin hergün değişmesi, sistemin hersene farklilik gostermesi ve insanların neyi ne amacla öğrendiklerini bilmemeleridir. İlk okuldan üniversiteye kadar bireyler nasıl bir eğitim sistemi içerisinde olduklarını anlamamaktadir...

Unutmayalım eğitim bir toplumu ,topluluktan ayıran özelliklerden biridir. Bizim en büyük sorunumuz birbirimize çok bağlı bir toplum olduğumuz halde, birbirini anlamayan bir topluluk haline gelme cabamizdir. Eğer insanlar ortak ve köklü bir eğitim alırlarsa toplum bilinci aynı yönde ilerler ve şu anda olduğu gibi terör olaylarına bile haklı sebepler bulmaya çalışan kansız gerizekalilar aramızda yetişmez. ..

Saygılarımla