10 Eylül 2015 Perşembe

TARİH VE POLİTİKA

Şu bir gerçektir  ki hiçbir zaman,  objektif  bir tarih yazılamaz; zira tarih, daima  belli politikaları  ve ideolojileri yönlendiren ve temsil eden bir  görüş  ve  anlayışla ele alınmıştır.  Osmanlı  tarihi,  Osmanlı  döneminde İslâm tarihinin bir devamı  olarak  yorumlanmış,  gaza  ve  cihad  ideolojisi açısından değerlendirilmiştir. Cumhuriyetin  ilk yıllarında mekteplerde Osmanlı  dönemi, Türk milletinin kanını  dünyanın dört bir  yanında boşuna heba eden müstebit padişahlar dönemi  olarak tanıtılıyordu.

 Mustafa Kemal’in önderliğinde Kuva-yi Millîye’nin yarattığı  Türkiye Devleti kurulunca,  tarih  görüşü kökünden değişti.  Türk tarihi,  Orta Asya’dan Akdeniz’e kadar uzanan bir  coğrafyada Türk kavminin  tarihi olarak ele alındı  ve Osmanlı  tarihi Türk tarihinin bir  parçası  olarak millî  görüşle yorumlanır oldu. Cumhuriyet Türkiyesi’nde  bir  İslâmî cemaatten  bir Türk milleti  yaratılmak istendi. Türk kimliği, Türk  vatandaşlığı  tüm öbür kimliklerin üstünde  hakim  bir kimlik, bir devlet politikası  olarak  ortaya atıldı. 

 Mustafa Kemal Batı  emperyalizmine karşı  büyük mücadeleyi örgütlerken, tüm Asya milletleri, Orta-Asya, Hindistan ve Çin,  onun  millî mücadelesini kendi mücadeleleri olarak benimsediler. Gandhi, Türk millî mücadelesini desteklemek için İngiltere’nin  asker  toplamasına  karşı, Müslümanlarla  non-cooperation hareketini başlattı. Türkiye kapitülasyonları  kaldırınca,  Çin bunu örnek alarak kapitülasyonları  kaldırdı. Afganistan’da,  İran’da, millî  hareket Mustafa Kemal örneğini izledi.

 Millî ideolojiyi gençliğe  mal etmek için,  bizzat  Atatürk’ün gözetiminde yazılan dört cilt tarih kitapları, tüm mekteplerde zorunlu ders kitabı  oldu.  Türk tarihinin  İslâmî ve etnik açılardan yorumlanması,  Türkiye Cumhuriyeti devlet ideolojisine aykırı  sayıldı. Tarih yine de milletlerin  bilincinden silinemiyor; zamanla Osman Gazi, Fatih, Yavuz Selim, Kanunî Süleyman  Türk  tarihinin kahramanları  olarak yeni bir kimlik kazandı. Osmanlı’nın sanatı  Türk sanatı olarak benimsendi. 


Kabul edelim  etmeyelim,  şu son 20-30 yıl içinde yeni  bir nesil yetişmiştir, toplumumuz  dünyadaki derin değişikliklere denk  olarak tarihin yeni  bir evresini yaşamaktadır. Günümüzde dünya  görüşü,  kimlik  ve tarihin yorumu, derinliğine değişmiştir. Tarih,  çoğulcu  bir görüşle yorumlanmaya  başladı. Tarih kitapları serbest bırakıldı. Türk kimliği ideolojisi  yanında veya  ona karşı, yeni  kimlikler seslerini yükseltmeye başladılar, etnik  biçimlenme sonucu azınlık tarihleri  yazıldı ve heyecanla  okunur  oldu. Toplumda  İslâm kimliği güçlü  biçimde kendini gösterdi,  İslâm tarih  ve edebiyat eserleri rafları  doldurmaya  başladı. Bugün Doğu-Batı  kültür ayrılığı, toplumu ikiye ayırmıştır.  Doğu ve Batı, iki aykırı görüş,  her  iki  tarafta bir bağnazlık  konusu olmuştur.  Bize  uzaktan bakan yabancı gözlemciler, Türk toplumunu kültürce bölünmüş, parçalanmış  bir  toplum olarak görmektedirler. Bu  bölünmüşlük, kültür ve kimlik sembollerinde göze batacak kadar açıktır ve  zaman zaman dramatik  bir  görünüş  almaktadır.  Bu tarihî realite karşısında kimlik yorumunda topluma  önderlik  edenler,  tarihçiler, sosyal bilimciler,  siyasiler bu parçalanmayı  körüklemek değil, bütünleşme  yolunda çalışmalı, birlikte yaşama yollarını  sağlayacak  yeni formüller üretmelidir. Bu tarihi sorun  bağnazlıkla, taraf  tutmakla  çözülemez.  Bu yaklaşımda, özellikle tarihçi, bu topraklarda  geçmiş  ortak tarihimizi yeni bir  görüşle yorumlamak zorundadır. 


Türkler, bütün tarihleri  boyunca dünya tarihinin  yürütücü, dinamik güçlerinden biri  olmuştur. Türk  yurdu, Avrupa’nın sömürü yapamadığı  tek dünya ülkesidir. Bağımsızlık,  kendi kaderini kendisi belirleme  azmi,  onun hiçbir zaman vazgeçmediği hayat  damarıdır. AB  toplumuna girmeye hazırlanırken de bu prensip  hiçbir zaman göz  ardı  edilemez.

 Bazıları  millî  devletin, toplumları  temsil etmekte  hayatiyetini kaybettiği düşüncesindedir. Yakınlarda  görüşleri Batı  dünyasında benimsenen  bir siyaset teorisyeni, Samuel Huntington’a  göre, dünyada din  temelinde kimlik  ve ayrılma hareketleri öne çıkmakta, dini  inanç  öteki inançları  ikinci plana itmektedir. Huntington’un  günümüzde  gittikçe yaygınlaşan tezine  göre,  millî kimlik ve millî devlet tarihte eski anlam ve  gücünü kaybetmektedir. Huntington’a göre  Türkiye kültür bakımından Batı  camiası  dışındadır ve dışında kalmalıdır. Onun düşüncesinde AB, tarihî  Avrupa kültürü ve  Batı  Hıristiyancılığını  paylaşan milletler birliğidir, tarihî bir temele  dayanır; bu milletler ortak  bir tarihten gelmiştir. Feodalizm, Hümanizm, Protestanlık ve Katolik reformasyonu, XVIII. yüzyıl aydınlanma felsefesiyle ferdin mutlak özgürlüğü ve devletin bireylerin iradesine dayanan bir kurum olduğu inancı  sekülarizm (laiklik),  demokrasi, liberal parlamenter  sistem, makine  endüstrisi ve liberal  pazar ekonomisi, tüm bu tarihî gelişmeler bütünüyle  Avrupa’yı  Avrupa  yapan tarihi  gelişmelerdir. Huntington’a  göre, tarihinde bu  gelişimleri yaşamamış  toplumlar,  Avrupa toplumunun parçası  olamaz. Huntington’a n’a göre  Türkiye AB ile  bütünleşemez. Bu iddia sosyolojik  bir gözlem ile güçlendirilmiştir:  Avrupa’ya özgü tarihî gelişim aşamalarından  geçmemiş, geleneksel Doğu toplumları, batılılaşma için ne kadar  çaba harcarlarsa  batılı  olamazlar, ikisi  arası  bir  sentezde kalırlar.  Bu görüş,  Eisenstadt gibi tanınmış  sosyologların görüşüdür. Böylece  Huntington, Türkiye’nin Avrupa’nın bir  parçası  olamayacağı  sonucunu  çıkarır.  Bütün  bu görüşler,  AB’de güç kazanmakta,  Türkiye,  Avrupa  ile sadece  ekonomide bütünleşebilir, inancı  yayılmaktadır. Huntington,  Avrupa ile  ekonomik bütünleşmenin de  mümkün olmadığını  iddia  eder. Hemen  söyleyelim, Huntington’un  iddiaları, her  şeyden  evvel Batı’nın aydınlıkçı  felsefesine aykırıdır; bu felsefeye göre  insan her yerde aynı  insandır.  İnsanlık, medenî gelişmede aynı  evrimi  paylaşabilir. Türkiye’nin  karşısında olanlar sadece Huntington  gibi düşünenler değildir, Avrupa’da  Ortaçağdan gelen  geleneksel Hıristiyanlık birliği düşüncesini  temsil eden  Papalık ve  Doğu Hıristiyanlığını temsil eden ve  Bizans’ı  ihya etme  hayalini  besleyen saldırgan Helenizm, Türkiye’nin  birliğe katılmasına kesinlikle karşıdır. 

Toynbee, Türk-Yunan  Savaşı’nı  iki medeniyetin  çarpışması  şeklinde yorumlar. Ortodoks Yunanlı  emperyalistler saldırgandır,  ona karşı  Türkler  millî ayaklanma ile  Batı’nın  self-determination  fikrini savunmaktadırlar. Toynbee’ye göre,  İngiltere, Yunanları  desteklemekle kendi temel felsefesine ihanet  etmiştir. Toynbee,  sonraları  Doğu-Batı  mücadelesini kadîm  tarihe götürür,  Türk-Yunan Harry i’nde Greko-Romen medeniyeti  ile  İslâm medeniyeti  çarpışmaktadır, der. Toynbee’ye göre,  İnönü Savaşlarında, iki dîn iki  medeniyet  karşı  karşıya gelmiştir. O,  buradan tarihte, dine dayanan medeniyetlerin  millî devletlerden daha sürekli  çatışmaların kaynağı  olduğu gözlemini  yapar.  Toynbee’ye  göre; Batı’nın  İslâma karşı  Ortodoks  Hıristiyanlığını  desteklemesi  hatadır. Batı  ile İslâmın uzlaşması  imkanını  ortadan kaldırmaktadır. Toynbee, daha sonra anıtsal kitabı,  A Study of History’  de  şu görüşe yer  verir: Batılılaşma yoluyla tüm dünya bir tek toplum  haline  gelecek, aynı  tarihi  yaşamaya başlayacaktır. Günümüzde Fukuyama ve Huntington  gibi siyaset bilimcileri bunu, milletler ve  ideolojiler arasında mücadelenin, dolayısıyla alıştığımız klasik  tarihin  sonu olarak yorumlayacaklardır.

Batı’daki bu  karşı  teorilere rağmen, 2000’li yıllarda Türkiye katı, inhisarcı milliyetçi tarih görüşünü terk ederek, Avrupa milletler câmiası  ile  bütünleşmede kesin bir karara  varmıştır. Bununla beraber,  Avrupa’da, özellikle halk düzeyinde Türkiye’ye karşı  güçlü bir karşıtlık gözden kaçmıyor. Bu  karşıt görüş Huntington tarafından kesin bir dille ifade edilmiştir. Huntington’a göre  bugün, birbiriyle uzlaşmaz  medeniyet kompleksleri olarak  Batı  Hıristiyan,  Doğu Hıristiyan,  İslâm,  Konfüçyüs, Budist dinlerinin temsil  ettiği medeniyetler  vardır ve bunlar uzlaşmaz biçimde  birbirine karşıdır; millî kültürler yerine din, medeniyetleri  belirleyen temel toplumsal  gerçektir; milletler bu  medeniyetler çerçevesinde birliğe gitmekte ve evrensel  rekabet ve  çatışma  bu  medeniyet toplulukları  arasında gelişmektedir.  Huntington’a göre; Türkler temelinde  bir İslâm toplumu oluşturur;  Türkiye kültürce bölünmüştür, kültürce Batı’ya dönük geniş  bir kitle vardır,  ama  aslında  İslâm  medeniyetini  benimsemiş  milletler câmiasında kalmaktadır ve öyle kalmalıdır; ona göre  Türkiye, tarihi  ve kültürü itibariyle Batı’ya ait olamaz.  Türkiye,  Avrupalı  olacak mı  problemi  bugün tüm dünyayı  ilgilendiren ana problemlerden  biridir. Problem, aynı  zamanda  Türkiye iç politikasında başta gelen  bir tartışma  konusudur; halkın çoğunluğu,  hükümet, genel  kurmay, sivil toplum örgütleri,  basın ve  üniversiteler  memleketin geleceğini bu  proje bağlamında düşünmekte, tartışmaktadır.

Bugün Avrupa’ya dostça el  uzatıyoruz, bu  tarihî beraberliği devam ettirmek istiyoruz.  Ama karşılığında ne görüyoruz, devletimizin ve  milletimizin bağımsızlığına, bütünlüğüne, kültürüne açıkça aykırı  düşen faaliyetler, dayatmalar, bağnazca, tâbiri mazur  görün küstahça önümüze getiriliyor.

 Osmanlı’ya karşı  haçlı  döneminden kalma  bağnaz  bir tutum içinde,  Papa, Katolik Avrupa,  Ortaçağ  taassubu içinde  Türkiye’yi dışlamaya çabalıyor.

 Avrupa kendi tarihini  bilmiyor,  saptırılmış  bir tarihin  hurafelerinden kendini kurtaramıyor; yaşamakta  olduğumuz tarihi de dikkate  almıyor. Türkiye  bugün geçmişte olduğu gibi Avrupa  ekonomisinin vazgeçilmez  bir  parçası  olmuştur. Avrupalılar ekonomik bakımdan Türkiyesiz  bir Avrupa olamayacağının bilincindedir ve  bize  imtiyazlı  ortaklık  öneriyor; başka deyimle Türkiye’yi  sadece bir sömürü bölgesi olarak bağımlı  tutmak istiyor. 

Türkiye;  toplum, siyaset,  ekonomi ve  kültüründe  yepyeni gelişmeler içindedir. Avrupalı  kimliği;  dinî, etnik  ve siyasî çatışmaları  bertaraf  edecek, demokratik bir refah devleti  yaratma iradesini temsil ediyor. Maalesef, üyelik müzakerelerinde küçük ortaklarının sözcüsü gibi davranan bir Avrupa var karşımızda.  Evet,  Türkiye’nin de vazgeçilmez  koşulları  vardır: Avrupa, çarpıtılmış  bir tarih görüşünden ve hurafelerden kendini sıyırmalıdır. Romantik  bir  dönemden  kalan  Philhellenizmi  terk  etmeli, Yunanistan’ın 19. yüzyıldan  beri Türkiye karşıtı  iddialarının arkasında olmaktan  vazgeçmelidir; Türkiye’nin  birliğe katılma  arzu ve iradesini istismar etmemelidir. Müzakerelerin seyri gösteriyor ki,  bugün AB,  Türkiye’ye karşı  haklı  haksız tüm Yunan iddialarını  benimseyen, sanki görüşmeleri sırf   bu  maksat  için  vetoya  kadar sürdüren bir  kuruluş  görünümündedir. Her bakımdan  güçlü, dinamik, genç  bir ülkeyi  bünyesine alan bir Birleşik Avrupa, Batı’da,  Kuzeyde ve  Doğu’da dünya hegemonyasını  elinde tutan veya ele geçirmeye çabalayan devletler karşısında güvenlik ve refahın güvencesidir. 




Prof. Dr. Halil  İnalcık’ın 29  Mart 2006 tarihinde Ankara  Üniversitesi Rektörlüğü 100. Yıl Salonu’nda sunduğu “Tarih ve  Politika” konulu konferans metnidir. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder