28 Eylül 2015 Pazartesi

Osmanlıca



Milli kültürümüzün ve benliğimizin temelini teşkil eden eserlerimizin hemen hemen tamamı Osmanlıcadır. Halbuki yeni neslimiz kim bilir hangi dedesinden kalmış bir kitabın, bir paranın, bir çeşme kitabesi, tarihi bir çarşı girişi, ya da belki hergün altından geçtigi üniversite giriş kapısında yazılı olan Osmanlıca metnin gerek muhteva gerekse estetik zevkini yudumlamaktan mahrumdur.

Cumhuriyet'ten sonra harf inkılabını gerçekleştirenler bu inkılabın getireceği sonuçları ya çok iyi hesap ettiler ya da hiç hesap edemediler. Alfabe değişikliğini yapanlar ya masumane bir şekilde 'Bu Arap alfabesi Türkçeyi tam taşıyamıyor, sıkıntılar yaratıyor, öğrenme hızımızı düşürüyor. Latin harflerine geçelim, Batı dünyasıyla ortak kültür havzasına girelim. Nasıl olsa o metinleri de aktarırız' dediler. Yahut da en azından bir kısmı 'Bu harf inkılabı başlangıçtır, biz zihniyet dünyamızı bütünüyle geçmişten koparalım. Yepyeni bir dünyaya sıfırdan başlayalım' dediler.

Bir günde tüm Türkiye cahil oldu. Nice bürokrat, alim, yazar vs.. sabah uyandıklarında öğretim hayatlarına sıfırdan başladılar. Aradan yaklaşık 30-40 sene geçip, bir nesil değiştiğinde artık Arap harflerini okumayı yazmayı bilmeyen insanlar yavaş yavaş bürokrasiye, üniversiteye girmeye başladı. Bu insanlar dedelerinin yazdığı mektupları, bırakın dedelerini, babalarının yazdığı mektupları okuyamıyorlardı. O zaman bu işi bilen uzmanlar yetiştirmek üzere Türk Dili ve Edebiyatı, Tarih, Arşivcilik gibi bölümlerde Osmanlıca dersleri verilmeye başlandı. Geçmişi okuyup anlama ve günümüze aktarma işi, üniversite bünyesinde halledilmeye çalışıldı. Kimilerine göre buna da gerek yoktu aslında, geçmişte ne vardı ki?



Gerçek bir entelektüel olabilmek, Türkiye üzerine sahici sözlerle konuşabilmek için Osmanlıca öğrenmek şart. Attila İlhan'ın 'Dersaadette Sabah Ezanları' romanı çıktığında çok fazla eski kelime kullandığı için eleştirildi. 'Efendim niye bu kadar ağır yazdınız, gençler sizi anlayamıyorlarmış' demişler. O da 'Biraz Türkçe öğrensin keretalar!' demiş. 

Bizden sonraki nesillere milli kültürümüz adına bir köprü olabilme mesuliyetimiz bir yana sadece sanat noktasında dahi uzak kaldığımız bu mirasın bir çogu üslup sahibi ve kendi başına ekol olan güzide hattatlarımızın göz nurlarıyla bir dantela gibi işledikleri o kıymet biçilmeyen canım eserlerinden niceleri artık yabancı müze ve koleksiyoncuların en mutena köşelerini süslemektedirler.

Oysa ki kendi memleketimizde ecdadımızın her zaman şeref duydugumuz bin yıllık şanlı bir tarih koridorundan bizlere armagan ettikleri sayısız güzide eserler bugün fikri ve estetik boyutta çoğumuza maalesef bir turiste oldugu kadar uzak, anlamsız ve yabancıdır.
Ne gariptir ki tamamen bize ait olan ve günümüzde artık Osmanlıca olarak tabir edilen Tarihi Türkiye Türkçesi’ni biz yazı dili olmaktan öte ayrı bir lisan zannedenlerimizin sayısı maalesef hiç de az degildir.

alfabe öncelikli bir iş değil. Alfabe meselesi çok kolay aşılır. Gramer yapıları tatlı bir şekilde verilip öğrencinin kelime dağarcığı zenginleştirildikten sonra yazı meselesine geçilirse daha hızlı yol alırız. Mesela bir eser kütüphanenizde duruyor, yeni harflere de aktarılmış, Osmanlıca bilmenize rağmen okuduğunuzda anlamıyorsanız bir işe yaramaz. Latin harflerine aktarılmış bir metni rahatlıkla anlayabiliyorsanız biz hedefimize yüzde seksen ulaşmışız demektir. Alfabe bir iki haftada öğrenilir.
Ve yedi asır cihana hükmetmiş bir milletin çocukları artık önüne konulan çevirilerin dışında atalarının bugüne kadar ki kültür birikiminden istifade edememektedirler.Bu çevirilerin bir çogunun eksik ya da hatalı oldugu ise ayrı bir vakadır.

Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde yüzlerce kişilik kadroyla yıllardan beri üstelik sadece belgelerin tasnifine yönelik daha çok yıllara muhtaç çalışmaların da gösterdigi gibi her biri başlıbaşına birer deger olan bu güzide eserlerin, tarihi metin ve evrakların teker teker şimdiki yazıya çevrilmesine ne yeterli sayıda teknik elemanımız vardır ne de zaman buna müsaittir.
Şu halde günümüz gençliginin hissesine dedelerinin bir kaç bin sene önce ki kültür mirasını rahatlıkla okuyup anlayabilen diger milletlere imrenmek mi düşüyor. ? Neden biz de kendi çocugumuza araştırdıgı herhangi bir mevzuda ecdadının birikimine birinci elden uzanabilme imkanını tanımayalım.Çok boyutlu bir altyapıya sahip ve tarihine yabancı kalmamış, büyüklerine sevgisini ve saygısını kaybetmemiş bir nesil gelecege daha ümitle bakmamızın bir teminatı degilmidir ?

Üzüntüyle belirtelim ki batılı araştırmacıların hem konuşma dili cihetiyle Türkçeyi hem de bir yazı dili olan Osmanlı Türkçesini ögrenerek yaptıkları derli toplu araştırmalardan bugün osmanlının torunlarından ancak ingilizce bilenler istifade edebilirken bilimsel çevirileri yapılan bu yabancı kaynaklar da ne gariptir ki bir sokak ötede ki kendi milli kütüphanelerimizi referans göstermektedir.

Gönlünde milli harstan kültürden bir nebze olsun hissesi bulunanların içinde bulundugumuz bu vaziyete üzülmemesi mümkün degildir.Osmanlıcayı ögrenmek öz yurdunda kendi kültürüne yabancı kalmış bir neslin vicdan muhasebesinde ecdadına ve tarihine karşı vadesi çoktan dolmuş bir fikir borcudur.

Peki başta münevver insanlarımızı ve hepimizi kendi klasiklerimize ulaştıracak ve artık bize bir şekilde yabancı olanların eliyle degil kendi çocuklarımızın gayretli araştırmalarıyla kendi kimligimizi yorumlamamıza vesile olacak Osmanlıcayı ögrenmek zormudur ?

Herşeyden önce Osmanlıca ögrenmek bir gönül meselesidir. Kati surette söylenebilir ki özellikle Kuranı Kerim i okuyabilen herkes çok rahatlıkla Osmanlıcayı da ögrenebilecektir.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder