19 Eylül 2015 Cumartesi

KAPİTALİZM VE TÜKETİM KÜLTÜRÜ



İhtiyaçların kavramsallaştırılması ve onlara yüklenen göreli önem, hem uzun dönemli kıtlık ve bolluk dönemlerinde hem de üretim ve tüketim faaliyetlerindeki değişmelerle birlikte giderek farklılaşmış ve genişlemiştir. Bununla birlikte, en genel anlamda ihtiyaçları, çoğunlukla bireyin tabi olabileceği bir yoksunluğun, eksikliğin ve dengesizliğin giderilmesi sürecinde gerekli addedilen mallara göre tanımlanan standartlar olarak değerlendirmek olanaklıdır. “bir şeyin ihtiyaç olup olmadığı, yani insanın bir yaşam biçimine katılarak insani niteliğini geliştirme amacına hizmet edip etmediği, herhangi bir kişisel inançtan, arzudan ya da tercihten bağımsız, nesnel bir konudur. O nedenle, (her ne kadar bu ikisi zaman zaman örtüşüyor olsalar da) nesnel olan ihtiyaçlar, zorunlulukla öznel olan isteklerden ve tercihlerden ayrılmaktadır”. Böyle bir görüş sağlık, eğitim ve barınma gibi ihtiyaçlar söz konusu olduğunda kesinlikle geçerlidir. Ancak kapitalizm yalnızca temel ya da gerçek ihtiyaçların karşılanmasına yönelik tüketim mallarını (ve hizmetlerini) değil, oldukça farklı türdeki ihtiyaçların giderilmesine yönelik malları da sunmaktadır. Esasen, tarihsel bir açıdan düşünüldüğünde giderek artan üretkenliğin belirgin bir sonucu olarak “arzular” “istekler”e, istekler de “ihtiyaç”lara dönüşmüş ve mallar farklı kullanımlara sahip hale gelmiştir. Benzer bir şekilde lüks kabul edilen mallar gerekli mallara, gerekli oldukları düşünülen mallar da standart ihtiyaçlara dönüşmüştür. Belli bir ihtiyacın “standart ihtiyaçlar paketinde” yer alması, onun daha önce “seçkin paketten” geçmiş olmasına bağlıdır. Yapılandırılmış bir toplumsal alanı temsil eden tüketim alanı içerisinde, hem mallar hem de ihtiyaçların kendileri, çeşitli kültür özellikleri olarak örnek bir gruptan, yönetici bir elitten diğer toplumsal kategorilere geçerler. 

Karl Marx’ın savına göre, ihtiyaçlar aynı zamanda soyut bir hale gelmiştir: İhtiyaçların ortaya çıkması ve doyuma ulaştırılması metalara erişime bağlı oldukları için “tek gerçek ihtiyaç” aslında zenginliğin soyut formuna, paraya duyulan ihtiyaçtır. Kapitalist piyasa ilişkileri söz konusu olduğunda, paraya duyulan ihtiyacın giderilmesi ise, her şeyden önce bu ihtiyaç için döngüsel olarak bir teşvik unsurunun kaynağını oluşturacağı varsayılan yeni insan ihtiyaçlarının yaratılması ile mümkündür. 



Tüketim kültürünü hem mal ve hizmet üretiminin yoğun olduğu Batı ülkelerini hem de yeteri kadar üretemeyen toplumları da kapsayan bir olgu olarak görmek gerekir. Kapitalist bir piyasaya aracılık eden bu kültür, kapitalist sisteme sahip gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde en yoksullar da dahil bütün kesimlerin tüketme arzusu içinde olmalarını gerekli kılar. Bu arzu, hangi tüketim malı veya hizmet için duyularsa duyulsun, özellikle temel ihtiyaçlar karşılanabildikten sonra mal ve deneyimlerin satın alınması için sürekli olarak kendisini hissettirecektir.  

Bu çerçevede tüketim kültürünün temel bir özelliği de ortaya çıkıyor: Daha fazla tüketim malının talep edilmesi anlamında ihtiyaçlar ilke olarak sınırsız olmalı ve nihai olarak karşılanmamalıdır. Pek çok kültürde, ama özellikle geleneksel toplumların kültürlerinde, ihtiyaçların sınırsız ya da “doyurulamaz” olma olasılığı bile, sosyal ya da ahlâki bir hastalığa işaret ederken, tüketim kültüründe
bireylerin sonsuz ihtiyaçlara sahip olabileceği ilkesi, bu kültür içinde yaşayanlar için olağan kabul edilir.

Anlaşılacağı üzere, tüketim kültüründe daha fazlası için duyulan arzu ve daha fazla arzunun üretimi anlamında ihtiyaçların sınırsız olması tipik bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Kaldı ki, bunun sosyo-ekonomik düzen ve ilerleme için gerekli olduğu kabul edilir. Modern toplumda “iktisadi büyüme” ve bir bütün olarak “ekonominin sağlığı” metalara olan ve aslında farklılaşan ihtiyaçların ortaya koyduğu talebin artışıyla ölçülür hale gelmiştir.

Rekabet ve gelişen teknoloji gibi faktörler düşünüldüğünde, meta üretimi, malların artan miktarlarda satışının gerçekleştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla, en azından “üretim ve tüketim çarkını işler tutmak için, satın alma hevesinin sönmesine asla izin verilmemelidir”. Bu, aynı zamanda şu anlama geliyor: Serbest piyasa toplumu sürekli olarak ihtiyaçların doyuma ulaşması ya da onların yeteri kadar uyandırılamamasının tehdidi altındadır. 



Bu nedenle tüketim kültürünün egemen olduğu kapitalist bir toplumdaki temel mücadelelerden biri, insanları daha az çalışmaya ya da meta tüketiminden bağımsız olarak boş zamanlarını değerlendirmeye yönlendirmek değil, daha fazla metayı satın almaları için daha çok çalışmaya devam etmeleri hususunda ikna etme sürecini kapsamaktadır. Esasen, belirlenmiş bir “ahlak” görünümü altında ve kurallara bağlı yaşam biçimi anlamında ortaya çıkan “kapitalist ruh”un ilk önce mücadele etmek zorunda olduğu “düşman geleneksellik” olarak adlandırılabilecek her çeşit duygu ve davranıştır. 

Tüketim kültürünün egemen olduğu kapitalist bir toplumdaki temel çabalardan biri, üretilen malların elden çıkarılabilmesi amacı kapsamında insanların daha fazlasını istemelerinin sağlanmasına yöneliktir. Bu amaç çerçevesinde, ihtiyaçların yaratılması anlamında talep yönlendirme stratejilerine başvurulması tipik bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Bu stratejilerin bir boyutu olarak, genelde kitle iletişim araçları özelde ise reklâmcılık ve pazarlamacılık, yalnızca belirli markalar ya da ürünler için talep yaratmakla kalmamış tasarruf yapmaya, geleceğe, harcamaya ilişkin değerlerde bir değişimi beraberinde getirmiştir.

Tüketim kültüründe daha fazla malın tükettirilmesine yönelik ilkelerden biri de malların hızlı bir dönüşümünün sağlanmasında ve ihtiyaçların uyarılmasının yoğunlaştırılmasında rol oynayan maddi ve estetik eskileştirmedir. Tüketim kültürünün egemen olduğu bir toplumda yeni ürünlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, sahip olunan ürünler miadını doldurmuş, bayağı, hantal, ilkel, işe yaramaz, modası geçmiş, hatta bir biçimde pespaye gibi görünmeye başlar. Ve bu ürünleri kullanmakla,  bireyin kendisini eski kafalı, eski moda şeylere takılıp kalan geri bir kişi gibi görebileceği bir etki yaratılır. Bu durum, ister yemek pişirmek ya da bulaşık yıkamak, ister tıraş olmak ya da yazı yazmak olsun, gündelik yaşamın birçok alanında yeni malların satın alınması ihtiyacıyla birlikte çoğu kez kendini gösterecektir. Benzer bir şekilde, yapay ihtiyaçların sürekli olarak üretildiği ve tüketicilere dayatıldığı tüketim toplumunun kültüründe, eğer diğerleri gibi tüketmiyorsa bireyin kendisini kültürel olarak alçaldığını veya itibarını kaybettiğini hissedeceği yapay bir durum yaratılır. 



Şu ana kadar yüzeysel olarak ele aldığımız bu ilkeler, son birkaç on yılda yoğunlaşmakla birlikte, uzun bir süreden beri tüketimin arttırılabilmesi ve bu amaçla piyasa ilişkileri temelinde ihtiyaçların yaratılması ile ilgili olarak basit ama önemli bir bağlantıyı göz önüne sermektedir. Bu ilkeler aynı zamanda, insan ihtiyaçlarındaki farklılaşmaların öncelikle üretim yöntemlerindeki değişikliklerle birlikte daha fazla tüketim malının üretilmesinden kaynaklandığına dikkatimizi çekmektedir. Dolayısıyla, ürünlerin üretilmesi olgusu insan ihtiyaçları ile ilişkilendirilse de, ürünlerin her zaman için insan ihtiyaçlarından doğduğunu ileri sürmek olanaklı değildir. Ürünlerin insan ihtiyaçları karşılığında üretildikleri şeklindeki sağduyuya ters düşen bu savı öne sürmemizin nedeni, tüketim kültürünün egemen olduğu kapitalist bir toplumda, ürünlere karşı duyulan ihtiyaçların çoğu kez yapay bir nitelik taşımasıdır. 

Esasen, pek çok ürün piyasada yokken onlara yönelik bir ihtiyaçtan da söz edilemez. Çünkü örneğin, evde televizyon yokken televizyon seyretme ihtiyacı da yoktu. Benzer bir şekilde, fotoğraf makinesi ortada yokken zamandaki belli bir anı dondurmak ya da müzik setleri ve küçük müzik aletleri ortada yokken müzik dinlemek ihtiyacı da yoktu. Bu bağlamda, çoğu kez tüketim malları ile özdeşleştirilen yeni teknoloji basitçe ihtiyaca karşılık değildir. Kaldı ki, yeni ürünlerin çok temelli, sorgulanmayan ihtiyaçlara hitap ettiği durumlarda bile, eğer yeni aletlerin cazibesi ile değiştirme hevesine kapılmamışsak, o ihtiyaçlarımızı eskiden olduğu gibi karşılamayı sürdürebiliriz. Dolayısıyla, “yeni teknolojilerin ortaya çıkışı hiçbir biçimde popüler talep tarafından belirlenmemiştir; onların kullanılabilir hale gelmesiyle belirlenen daha çok taleptir. Önceden ihtiyaç var olsun ya da olmasın, yeni ürünler için talep, onların piyasaya çıkışının ardından gelir”. 

Karşılanacağı ya da tatmin edileceği vaat edilen ihtiyaçlar, tüketim toplumu kültüründe yalnızca o anlığa ve yapısal geçiciliğe dayalıdır. Dahası, bu kültür içerisinde gerçekleştirilen tüketim çoğu kez temel, biyolojik, gerçek, doğru, belirlenmiş ya da sabit ihtiyaçlara yönelik faydaların tüketimi olmaktan uzak görünmektedir. Bunun sonuçlarından biri, ihtiyaçların sınırsızlaşması ve bireylerin sürekli olarak doyumsuzluk içinde kalmalarıdır. 



Farklı bir açıdan bakıldığında, tüketim toplumu içinde olup biten şey aslında insan ihtiyaçlarının ön planda olması ya da nihai olarak bu ihtiyaçların karşılanması değil, üretilen malların elden çıkarılması ve onlardan kâr edilmesi temeli üzerine kurulu kapitalist bir sistemin ihtiyaçlarının karşılanmaya çalışılmasıdır. İhtiyaçların toplumsal bir içerik ve işlevleri vardır ancak bunlar çoğunlukla üzerlerinde bireyin neredeyse hiçbir denetiminin olmadığı dışsal güçler (piyasa güçleri, medya, bilim ve uzmanlık vs.) tarafından belirlenirler. Bu nedenle, yaratılan ve farklılaştırılan ihtiyaçlar, bireyin varoluş koşulları tarafından yeniden-üretilen ve sağlamlaştırılan kendi ihtiyaçları olmaktan çok, sistemin varoluş koşulları tarafından ortaya konulan ihtiyaçlar olmaktan öteye gitmemektedir. Ve aynı nedenle, modern toplumda hangi ihtiyaçların yaratılması ve tatmin edilmesi gerektiğine karar verme hakkına sahip olan da tüketicinin kendisinden çok sistemin kendisi olacaktır. Bu durumda, ihtiyaçlar ve mallar, özneler ve nesneler arasındaki ilişkiler bireyin kendisini gerçekleştirme diyalektiğinin bir parçası ya da zengin bir bireyselliğin insani gelişimine yönelik bir ilginin değil, üretim ve tüketim çarkının işlerliğinin sağlanması ve daha fazla kârın gerçekleştirilmesi için gerekli görülen kaynağın bir öğesidir.  






kaynak: C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi,
              Cengiz Yanıklar - Kafkas Üniversitesi

1 yorum:

  1. Güzel. Ağır bir dille yazılmamış olması ayrıca güzel. Teşekkürler. Bu benim için cazip bir konu; şimdi hızlı okudum, sonra daha yavaş bir şekilde tekrar okuycam.

    YanıtlaSil