14 Eylül 2015 Pazartesi

İbn-i Sînâ ve varlık felsefesi



Bir  sistem  filozofu  olan  İbn  Sînâ’nın  isbat-ı  vacib  konusundaki  yaklaşımı, onun  felsefi  sisteminin  genel  yapısından  bağımsız  değerlendirilebilecek  bir mesele  değildir.  İbn  Sînâ’nın  felsefi  sisteminin  odağında  varlık  sorunu  yer alır;  o,  varlığı  varlık  olması  bakımından  araştıran  ilahiyatçı  bir  filozoftur.  İbn Sînâ,  Tanrı’nın  varlığını  ispatlamak  için  argümanlar  geliştiren  diğer  pek  çok filozoftan  farklı  olarak,  ilk  önce  varlığın  doğasını  analiz  etmekle  işe  başlar. Onun  varlık  teorisinin  temel  tezi  varlığın  bilgisinin  apaçık  olduğudur:  “Bir şeyin  var  olduğundan  şüphe  yoktur,” diyen  İbn  Sînâ’ya  göre,  tikel  ve  somut varlık  hakkındaki  bilgimiz,  varlık  hakkındaki  bilgimizin  ilk  adımını  oluşturur;  ancak  tikele  dair  bilgi,  tümelin  bilgisini  ön  gerektirir.  Varlığın  bilgisinin apaçıklığı/bedihiliği  konusunda  İbn  Sînâ  ile  aynı  anlayışı  paylaşan  F.  Râzî’nin (1148-1209)  söylediği  gibi,  kişinin  kendisi  hakkındaki  bilgisi  kesindir:  “Kendi  varlığım  hakkındaki  bilgim  apaçıktır:  Razi  vardır.”  Bu  önerme  ilk  bakışta  her  ne  kadar  onu  söyleyenin  kendi  tikel  varlığı  hakkındaki  bilgisinin kesinliğini  ifade  ediyorsa  da  aynı  zamanda,  ondan  önce  gelen  ve  bu  önermeyi söyleyebilmeyi  mümkün  kılan  tümel  varlığın  bilgisini  de  içermektedir.  Kırmızılığın  ne  olduğunu  bilmeyenin  “Elma  kırmızıdır”  önermesini  söyleyemeyeceği  gibi,  genel  varlığı  (vücud-u  mutlak/  vücud-u  âm)  bilmeyen  Razi  de, “Razi vardır” diyemez.



İbn  Sînâ  varlığın  bilgisinin  kesin  olduğunu  ortaya  koyduktan  sonra,  varlığı  modalite  açısından  analiz  eder.  Ona  göre,  varlık  hakkında  üç  modalite söz  konusudur:  Zorunlu  (vacib),  olurlu  (mümkün)  ve  imkânsız  (mümteni): İmkânsız,  var  olması  mümkün  olmayan;  zorunlu,  var  olmaması  imkânsız olan;  olurlu,  var  olması  veya  var  olmaması  imkânsız/zorunlu  olmayan  biçiminde  tanımlanabilir. Bu  üç  terimin  tanımında  ilk  bakışta  döngüsellik  olduğu  düşünülebilir,  diyen  İbn  Sînâ’ya  göre,  aslında  bunlar  arasında  temel  olan zorunlu’dur.  Varlık  açısından  düşünüldüğünde  imkânsız’ın,  varlıksal  bir  içerimi  yoktur;  dolayısıyla  imkânsız,  sadece  zorunlu’nun  ve  olurlu’nun  anlaşılmasına  olanak  sağlayan  bir  zihinsel  kategoridir. Olurlu,  kendi/zatı  ne  varlığı  yokluğu  gerektirendir;  olurlu,  bir  anlamda,  varlığın  ve  yokluğun  eşiğinde olandır.  Zorunlu  ise  kendi/zatı  varlığı  gerektirendir.  Bu  üç  kategori  arasında tasavvuru  en  açık  olan  zorunlu’dur;  çünkü  zorunlu  ile  varlık  arasında  ayrılmaz  bir  ilişki  söz  konusudur;  zorunlu,  kendisinde  varlığın  tekit  edildiği,  pekiştiği  kavrama  delalet  etmektedir.  İbn  Sînâ’nın  zorunlu  modalitesinin  temel olduğu  görüşü  ile  onun,  başlangıçta  söylediğimiz  varlığın  bilgisinin  apaçık olduğu  düşüncesi  arasında  tam  bir  koşutluk  söz  konusudur.  Zorunlu,  olurlu ve  imkansız’ı,  varlık  ile  ilişkisi  açısından  düşündüğümüzde,  imkânsız,  tanımı gereği  varlığı  dışlarken,  olurlu,  varlığın  eşiğinde  olana  karşılık  gelmektedir; tam referansı varlık olan, sırf varlıktan ibaret olan ise sadece zorunlu’dur.

İbni Sina'nın felsefesi şu şekilde açıklanır. Tabi dikkatli bir şekilde okursanız anlayabilirsiniz... 


Bir  şeyin  var  olduğundan  şüphe  yoktur.  Bu  var  olan,  zorunlu  ise, Zorunlu’nun  varlığı  kabul  edilmiş  olur  ki  zaten  istenen  de  budur.  Eğer olurlu  ise,  onun  bir  nedeninin  olması  gerekir.  Zira  olurlunun  varlığı, yokluğundan  öncelikli  olmadığından  bu  olurlu  kendi  kendine  var  olursa, bir  tercih  edici  olmadan  iki  eşitten  birinin  tercih  edilmiş  olması  gerekir; oysa  bu  imkânsızdır.  Öyleyse  olurlu,  var  olmak  için  kendi  dışındaki  bir nedene  ihtiyaç  duyar.  Kendisine  ihtiyaç  duyulan  neden  ise  ya  zorunludur ya  da  olurludur.  Zorunlu  ise  istenen  elde  edilmiş  olur.  Olurlu  ise,  ya nedenli  var  olmak  için  ona  muhtaç  olduğu  gibi,  neden  de  var  olmak  için nedenliye  muhtaç  olur.  Ya  da  o  neden  de  olurlu  olduğundan,  var  olmak  için başka  bir  olurluya,  o  da  dördüncü  bir  olurluya  ve  sonsuza  dek  başka  bir olurluya  muhtaç  olur...  Birinci  şıkta  döngü,  ikinci  şıkta  sonsuz  geriye  gidiş gerekli  olur.  Döngü  geçersizdir;  zira  bir  olurlu  diğer  bir  olurluya  neden olunca,  nedenin  nedenliden  önce  gelmesi  zorunlu  olduğundan,  ondan  önce gelmesi  ve  bundan  dolayı  da  olurlulardan  her  birinin  kendinden  önce  olana diğerinden  öncelikli  olması  gerekir.  Bu  ise  bir  şeyin  kendi  kendisinden  önce olmasını  gerektirir  ki  imkânsızdır.  Ayrıca,  iki  olurludan  her  biri  kendisinin hem  nedeni  hem  de  nedenlisi  olacağından,  bir  şeyden  meydana  gelen  başka bir  şeyin  kendisi  ortaya  çıktıktan  sonra  o  şeyden  de  meydana  gelmesini gerektirir  ki  bu  da  imkânsızdır.  Sonsuz  geriye  gidiş  de  geçersizdir.  Zira sonsuz  nedenler  ve  nedenliler  dizisi,  elamanlarına  ve  parçalarına  muhtaç olduğundan  olurludur.  Öyleyse  bu  dizinin  bir  nedeninin  olması  gerekir. O  neden,  dizinin  kendisi  olamaz.  Eğer  dizinin  kendisi  olursa,  bir  şeyin kendisinin  nedeni  olması  ve  dolayısıyla  kendinden  önce  gelmesi  gerekir. Bu  ise  imkânsızdır.  O  neden,  elemanlardan  her  biri  de  olamaz.  Nitekim elemanların  her  biri  bütünü  gerektirici  değildir.  Oysa  bir  şeyin  nedeninin, o  şeyi  gerektirici  olması  zorunludur.  O  neden,  elemanların  bir  kısmı  da olamaz.  Eğer  elemanların  bir  kısmı  olursa,  bir  şeyin  hem  kendisine  hem  de nedenlerine  neden  olması  gerekir  ki  bu  imkânsızdır.  Belki  de  söz  konusu neden  dizinin  dışındaki  bir  şeydir.  Olurlu  varlıklar  dizisinin  dışında  olan şey ise ancak, kendinden zorunlu varlık’tır.



İbn  Sînâ’nın  argümanının  iki  temel  varsayım  üzerine  kurulu  olduğunu  görüyoruz:  (1)Varlığın  bilgisi  kesindir.  (2)  Varlık  içerisinde  zorunlu  bir  eleman mevcuttur. Ona  göre,  Zorunlu’nun  mevcut  olduğu  kabul  edilmezse,  geriye  sadece olurlular  kalacaktır;  olurlular  kendi  kendine  varlığa  gelmiş  olmayacağına  göre, onları  var  eden  zorunlu  bir  varlığın  bulunması  gerekir.  İbn  Sînâ’nın  teorisinde  zorunlu’yu  inkâr  etmek,  esasen  varlığı  inkâr  etmek  anlamına  gelir;  zorunlu yoksa  varlık  da  yok  demektir  (lem  yecib  lem  yûced). Ona  göre,  varlık  hakkındaki  bilgimiz  kesindir;  ancak  zorunlu  bir  varlık  mevcut  değilse,  bu  kesin bilgiyi  yadsımamız  gerekir;  bunu  yadsımak  açık  bir  çelişki  doğuracağından, varlığın  niçin’ini  açıklayan  olarak  Zorunlu’nun  var  olduğunu  kabul  etmemiz gerekir.  İbn  Sînâ,  Tanrı’nın  varlığını,  adeta  yokluğunun  imkânsızlığını  göstererek  ispatlamaya  çalışmaktadır.



Kaynak: ankara Üniversitesi ilahiyat fakültesi dergisi.. 52:1 

2 yorum:

  1. O kadar girift gibi görünmesine rağmen aklımı biraz destekleyince,Allah'ın varlığına inanmamak kendimizi yoksaymak olur.Biraz hatırlamama rağmen yine üstünden geçerken farkındalıklarımın daha çoğaldığını hissetmek beni mutlu etti.Sağol Kamotay.Paylaşım için sonsuz teşekkürler.

    YanıtlaSil
  2. çok yararlı ve kafa yorucu bir yazı olmuş..Okuduktan sınra varlık hakkında tekrar tekrar düşünmemek elde değil..kaleminize sağlık...

    YanıtlaSil