25 Eylül 2015 Cuma

Aşiretler ve Sosyal Yapıları




İnsanlar, Aristoteles’in deyimiyle zoon politikan yani toplumsal/siyasal hayvanlardır. Tek başlarına yaşayamazlar. Sonsuz olan ihtiyaçların karşılanabilmesi için bir arada  yaşamaları şarttır. Bu durum toplumsallığı beraberinde getirmektedir. Ancak yaşamı güvence altına almak için sadece toplumsallık yetmez, toplumda örgütlü olmak da gerekir. Gerek sosyal gerekse iktisadi ihtiyaçların karşılanması örgütlülüğü dayatmaktadır. Genellikle gönüllülüğün yarattığı örgütlülük toplumsal ve siyasal olmak üzere ikiye ayrılır. İki temel örgütlenme biçimi olan toplumsal ve siyasal örgütlenme, çeşitli biçimlerle her dönem kendini yeniden yapılandırmaktadır.

Bir arada yaşama zorunluluğunun dayattığı ve insanlık tarihinde önemli bir yere sahip olan örgütlenme biçimlerinden biri olan aşiret tipi örgütlenme, yaşandığı toplumlarda farklı şekillerde algılanıp isimlendirilse dahi hemen her ülkede belli süreler yaşanmış, daha sonra yerini sınıflaşmaya ve devletleşmeye bırakmıştır. Feodal yapıyla uzun süre bir tutulan, dolayısıyla bir geçiş süreci olarak görülen aşiret tipi örgütlenme bazı toplumlarda beklenilenin aksine kalıcı bir form şekline bürünmüştür. Söz konusu toplumlardan biri de Türkiye toplumudur. Türkiye’de, özellikle aşiret yapısının hala etkin olduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yapı kendini güçlendirmek için sürekli yenilenmektedir.

Ülkemizde aşiret ve kabile gibi olgularla ilgilenmenin Ziya Gökalp ile başlamış olduğunu söyleyebiliriz. Ziya Gökalp’in kaleme almış olduğu “Kürt Aşiretleri Hakkında İçtimai Tetkikler” isimli eser, Türk sosyolojisinde kabile ve aşiretler üzerinde yürütülen ilk sistematik çalışmadır. Ayrıca 1922’de başlayıp 1940 yılına kadar devam eden Toroslara yönelik geniş bir alan araştırması olan Ali Rıza Yalman’ın “Cenup’ta Türkmen Oymakları”, 1963’de yayınlanan Cengiz Orhonlu’nun “Osmanlı İmparatorluğu’nda Aşiretlerin İskanı (1691-1696)”, 1988’de yayınlanan Yusuf Halaçoğlu’nun “18. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun İskan Siyaseti Ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi”, Cevdet Türkay’ın “Başbakanlık Arşiv Belgelerine Göre Osmanlı İmparatorluğu’nda Oymak Aşiret Ve Cemaatler”, İsmail Beşikçi’nin “Doğu’da Değişim Ve Yapısal Sorunlar (Göçebe Alikan Aşireti)”, Muhtar Kutlu’nun “Şavaklı Türkmenlerde Göçer Hayvancılık”, Orhan Türkdoğan’ın “Güneydoğu Kimliği (Aşiret-Kültür-İnsan)”, Musa Taşdelen’in “Göçerlerin Şehirleşmesi (Beritanlı Aşireti Örneği) gibi aşiret-kabile olgusunu ele alan daha bir çok araştırmadan söz edebiliriz. Bu alanda yapılmış olan çalışmaların fazlalığı aşiret-kabile olgusunun önemine işaret etmesi itibariyle dikkat çekicidir. Alandaki çalışmaların fazlalığı yanıltıcı olmamalıdır. Nitekim bu alanda yapılmış olan bir çok araştırma tarih alanıyla ilgili olup, sosyolojik içerikli çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca aşiret sosyal organizasyonları sosyal değişme sürecinde sürekli yeni görünümlere bürünmektedir. Bu durumun tespiti büyük önem arz eder.

Aşiret Yapısının Esasları



Geleneksel yapıda aşiret ve onun en küçük birimi olan aile , sosyolojik açıdan büyük önem taşımaktadır. Nitekim aşiret sosyal yapısını karakterize eden temel unsurlardan ikisini, aile ve akrabalık bağları oluşturmaktadır. Bu husus İsmail Beşikçi tarafından, aşiretin daha çok evlenme yolu ile meydana gelen akrabalıkların bütünü şeklinde ele alınması gereği ile açıklanmaya çalışmıştır. Beşikçi’ye göre aşiret kabilelerin birleşmesinden meydana gelmektedir. Kabile ise birbirine kan akrabalığı ile bağlı olan bir yapıdır. Çünkü evlenmede esas kabiledir. Fakat ikinci derecede aşiret içindeki diğer kabilelerden de evlenme olabilir. Kabile içinden evlenme, aşiret içindeki kabilelerin bir varlık haline gelip kuvvetlerini artırmalarına sebep olur. Aşiret içerisindeki kabile sayısı ise, o aşiretin büyüklüğüne göre artmakta veya çoğalmaktadır.

Aşiret ailesinin bir diğer özelliğini de, hanedeki toplam fert sayısının fazlalığı üzerinde de etkili olan ve aşiretçi yapıdan kaynaklanan yüksek doğurganlık oluşturmaktadır. Aşiretlerde hakim olan temel şan, şeref, şöhret, gibi temel değerlerin insan sayısının ortaya çıkardığı güç ile korunur durumdadır. Bu güç özellikle erkek sayısının fazlalığına bağlıdır. Eli iş veya silah tutan insan sayısının fazlalığının yarattığı maddi ve psikolojik üstünlük gerek en küçük birim olan ailede gerekse, daha sonraki kademeler olan kabile ve aşirette insan sayısının çokluğunu teşvik etmektedir.
Aşiretlerin siyasi yapıları ise daha çok aşiret reisliği kurumu etrafında belirmektedir. Zira aşiret reisliği bir çok fonksiyonu ile kurumlaşmıştır. Bu kurumun lideri ve temsilcisi olan aşiret reisinin belirli bazı görevleri vardır. Aşiret reisi aşiretin yönetiminden, öteki aşiretlere karşı üstünlüğün korunmasından ve aşiretin diğer kabileleri arasındaki ilişkilerin düzenli bir şekilde yürütülmesinden sorumludur. Hatta diğer aşiretler arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde arabulucu rolünü üstlenerek bir birlik sağladığı ve bu birliğin başına geçerek büyük reis veya ulu kişi unvanına kavuştuğu görülebilir. Böylece nüfuz alanı da genişlemiş olur. Bunun sonucu olarak da milletvekili, belediye başkanı, siyasi parti il başkanı vb.. konumlardaki aşiret reislerine rastlayabilmekteyiz. Aşiret mensupları için aday olanın niteliği ve partisi değil, bağlı olduğu aşiret önemlidir. Özellikle kendi aşiretinden birisi aday olduğunda başka bir kişi veya partiye oy vermesi söz konusu bile olamamaktadır. Çünkü bu noktada kan bağları, akrabalık dürtüleri, biz duygusu, güç, şan ve prestij gibi mekanizmalar devreye girmektedir. Aşiretçiliğin üst düzeylerde hakim olduğu yerlerde siyasete fiili katılım yalnızca, aşiret reisliği kurumu ve bu kurumun etrafında oluşan aşiret reisinin yardımcıları ve danışmanları konumundaki aşiret ileri gelenlerine mahsustur. Aşiretin geri kalan çoğunluğu ise, destekleme ve oy verme yolu ile siyasete katılırlar.

Aşiretlerde Sosyal Örgütlenme



Aşiret sosyal yapısına dair yukarıda vermiş olduğumuz açıklamalar ışığında aşiretlerin, hiyerarşik bir şekilde (aile-kabile-aşiret-ulu kişi veya bir aşiret konfederasyonu) iç içe geçmiş gruplardan meydana geldiğini söyleyebiliriz.

Beritan aşireti üzerine yapılmış bir çalışmada aşiretin sosyal örgütlenmesi dörtlü bir sınıflamaya tabi tutulmuştur. Buna göre aşiret, gerçekte kara keçi kılından yapılmış büyük bir çadır olan ve aileyi, haneyi temsil eden “kon”, genelde 20, 30 veya 40 çadırdan oluşan ve obaya karşılık gelen “şeni” ve aşireti temsil eden “aşir” olmak üzere dörtlü bir sosyal örgütlenmeye sahiptir.

Alikan aşireti üzerine yapılmış bir çalışmada ise, aşiretin sosyal örgütlenmesi beşli bir sınıflamayla açıklanmıştır. Bu örgütlenme “çadır”, “zoma”, “kabile”, “aşiret” ve “ulu kişi” şeklindedir. “Çadır”, evi ve haneyi temsil ederken “zoma”, farklı kabilelere mensup ailelerin bir araya gelmesiyle oluşan ve her yıl katılan ailelerle sayısı değişen bir konaklama düzeni olarak tarif edilmiştir.

Aşiretlerin organizasyon boyutu ile ilgili yapılamış olan bu açıklamalar, bütün aşiretler için geçerli ve tamamıyla aynı olan sabit bir yapıdan söz etmenin mümkün olmadığını göstermektedir. İzollu Aşireti Malatya örneğinde ise yukarıda değinmiş olduğumuz şekiller itibariyle herhangi bir sosyal örgütlenme biçimine rastlanmamaktadır.

Kimlikleşme



Belirli bir sosyal ve kültürel çevreyle aynileşmek olarak ta ele alabileceğimiz kimlik kavramı, belirli bir kültür çevresi içinde yoğrulmayı, sosyalleşmeyi, ondan pay almayı ve mensubiyet şuuru hissetmeyi ifade eder. Böylece insan kendi kültür çevresini temsil eden kimliği taşır hale gelir. Ya da bir başka ifadeyle kültür çevresi kendini fertte temsil ettirir ve ona kimliğini verir. Nitekim kimliğin sosyolojik bir anlam kazanabilmesi fertler arası bir yapı kazanabilmesine bağlıdır. Bu da grup şuuruna yani birlikte mensubiyet duygusuna sahip olmakla mümkün olur. Ortak kültüre sahip olan ve bu kültürü hayat nizamı olarak benimseyen fertler ortak bir kimliğe de sahip olurlar.

Kendi içerisinde kabilelere ayrılan ve reis, ağa veya bey gibi unvanlara sahip liderler tarafından temsil edilen aşiretlerin dayanışama, birliktelik ve cemaatleşme gibi bir takım unsurları içeriyor olması, mensupları için bir aşiret kimliği temin etme sonucunu doğurmaktadır. Birer sosyal organizasyon olarak belirli bazı norm ve değerlere sahip aşiretler, kendilerine has bir sosyo-kültürel yapı oluştururlar. Bu yapıyla aynileşen fertler de, ben şu veya bu aşirettenim diyerek bir kimlik ortaya koyarlar. Bu husus aşirete ait mensubiyet duygusu olarak tarif edebileceğimiz aşiret kimliğini meydana getirmektedir.

Ferdin kendini bir aşiretten hissetmesi bilinci, aşiretlerin önemli dönüşümlere maruz kaldığı günümüzde dahi varlığını korumaktadır. Bu durum aşiret, kabile ve ümmet hayatından modern bir toplum kimliğine ulaşmayı ifade eden milletleşme sürecine olumsuz yönde etki yapmaktadır. Nitekim standart kültür kalıpları etrafında fertlerin birleşmesi milletleşme süreciyle mümkün olabilmektedir. Aksi taktirde fertler milli meseleler karşısında kayıtsız kalacak, kendilerini yalnız kendi bölgesel çerçevelerine ve ilkel kurumlarına karşı sorumlu hissedecektirler.

Aşiretlerde Sosyal Değişim Süreci


Çeşitli olayların etkisiyle aşiretlerin sosyal yapılarında bir takım değişiklikler olmakta, yapısal farklılaşma ile birlikte dışarı ile ilişkiler ve dış dünyanın değer sistemleriyle bütünleşme meydana gelmektedir. Sosyal değişmeye sebep olan olaylar nüfus artışı, yerleşik hayata geçme, şehirleşme, kitle iletişim ve ulaşım olanaklarında ki artış, sanayileşme, eğitim imkanlarının artışı, dış faktörlerle bütünleşme ve bazı bölge kalkınma çabalarıdır. Bütün bu faktörler aşiretlerin yerleşik hayata geçmesini zorlarken aynı zamanda da, yaşanan sosyal değişmenin sebepleri olmaktadırlar.

Ancak aşiretlerin yukarıda belirttiğimiz faktörler sonucunda yerleşik hayata geçmeleri veya değişime uğramaları, aşiretçilik diyebileceğimiz aşiret sistemlerinin hemen ortadan kalkması sonucunu doğurmamaktadır. Yani toprağa yerleşmeyle birlikte göçebelik ortadan kalkar fakat, toplumsal ve siyasal bir örgütlenme şekli olan aşiretçilik ortadan kalkmaz. Çünkü yerleşik hayata geçiş ile birlikte aşiretlerin temel özellikleri çok kısa bir süre içerisinde değişmemektedir. Hatta aşiret reisi veya ileri gelenlerinin toprak, kredi vb.. üretim araçlarını güçlü ve etkin bir şekilde kendi ellerinde toplaması gibi olumsuz sonuçlar ortaya çıkabilmektedir.

Aşiretin toplumsal ilişkileri düzenleyen bir yapı, bir ilişkiler ağı, yüzyıllardır kendisini yaratan insanlara hizmet veren bir düzen, düzeni sağlayan kurallar ve yaptırımlar bütünü, bir yönetim biçimi, tabakalandırılmış bir toplumsal örgütlenme biçimi, günlük yaşam kuralları, sembolleri, iletişim araçları ve yolları sunduğunu, mensuplarının kişisel ve toplumsal kimliklerini biçimlendirdiğini ve koruduğunu dikkate aldığımızda, aşiret yapısının neden çok kısa bir sürede ortadan kalkmayacağını anlamış oluruz. Bu noktada sosyal, ekonomik ve siyasal yapılar boşluk bırakmadan devreye girmelidir. Aksi taktirde bırakılan boşluklar aşiret tarafından doldurulmaya devam edecektir.






Kaynaklar: Ahmet Çetintaş - Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler E.
                   Safiye Ateş Durç - Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler E.
                   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder