15 Ağustos 2015 Cumartesi

DETERMİNİZM VE İSLAM ANLAYIŞINDAKİ YERİ



İnsanların kendilerine özel ayrı ayrı hayat tarzları vardır. Bir yanda sarf edilecek yeri bulunmayan zenginlikler, diğer yanda en zaruri ihtiyaçlar içinde dahi kıvrandıran fakirlikler. Bir yanda sağlık ve neşe, diğer yanda hastalık ve ıstırap. Bir yanda şan, şöhret ve şeref, diğer yanda hakaret, tahkir, tahakküm ve rezalet. Bir yanda hürriyet, diğer yanda esaret, kölelik...İşte bütün bu tezatların nüanslarından meydana gelmiş çok çeşitli yaşam tarzlarını ve yaşam kalitelerini insanlar sürdürüyorlar. 

Acaba bütün bu çeşitli yaşam koşulları rasgele midir..? Bunlara insanlar, tesadüfen, gelişigüzel, kendiliğinden mi sahip olmuşlardır..? Bu sorunun cevabı, temel olarak iki ayrı anlayışla ele alınmaktadır. Bu anlayışlar, "Fatalizm" ve "Determinizm"dir. 

Fatalist anlayışa göre; insanların yaşadığı ve yaşayacağı bütün olaylar, hiç kimse tarafından değiştirilemeyecek şekilde doğa üstü bir güç (Allah, Yaradan) tarafından tespit ve tanzim edilmiştir. Yani, "insan hiçbir hadiseyi değiştirmeye muktedir değildir." Çünkü insandan üstün bir irade, onu öyle yapmak istemiş ve öyle yapmıştır. Bütün sebep ve sonuçlar o iradede toplanmıştır. Dolayısıyla insanın, olan veya olmayan, olacak veya olmayacak hadiseler karşısında tam bir teslimiyetle boyun eğmekten başka çaresi yoktur. Ve bu konudaki bütün çabaları faydasızdır, boşunadır. Dolayısıyla insan, katı bir Kaderci anlayışla muhataptır... 

Fatalizm'e, Cebriyecilik ya da Yazgıcılık da denir. İnsanda ne irade, ne kudret ve ne de fiil yetisi vardır. Yapan ve Kadir olan, yalnız Allah'tır. Allah bakımından sorumluluk ortadan kalkmaktadır. Başka deyişle, ne yaparsa yapsın, yapılan işlerin hiçbirisi onun malı değildir. İnsanın irade ve seçme hakkı yoktur. İnsan pasiftir. O, yapan ve yaptığı işin sonucunu bekleyen değil, sadece, başına gelecek hadiselerle yetinen bir insandır. Kör Kaderci'dir... 

Determinizm'e göre ise; her hadise, maddi veya manevi birtakım sebeplerin zaruri sonucu olarak meydana gelir. Bir hareketten önce, onu zorunlu kılan, ona sebep olan başka hareketler vardır. Yani, her şey, bir fiil ve hareketin sebebi, başka bir fiil ve hareketin sonucudur. Bu yasaya, "Determinizm / Sebep-Sonuç Yasası" ve "Karma Yasası" da denir. 
Sebepsiz hiçbir sonuç yoktur. Her Sonuç, yepyeni bir Sebep olarak kendini bize sunar... 
 "Daima sebepler sonuçları, sonuçlar da sebepleri doğurmaktadır..." 

Deterministik anlayıştaki insan, aktiftir. O, hiçbir şeyin kendiliğinden meydana gelmeyeceğini, her şeyin, kendi oluşturduğu sebeplerle vuku bulduğunu bilir. Hadiseleri (sonuçları), kendi selametine uygun yollara sevk etmenin çarelerini araştırmak ihtiyacını duyar. Bu ihtiyaç, onu sürekli faaliyet içinde tutar ve bu durum da, onun gelişmesine, yükselmesine sebep olur. 

Öyleyse denebilir ki; hadiselerin meydana gelmesindeki şartları ve kozmik yasaları bilen, tatbik eden herkes, onların akışını değiştirebilir. İnsan, kullanmasını bilmek şartıyla, bu yasalardan istediği gibi yararlanarak, istediği hadiseyi meydana getirebilir. Demek ki, insanın, görgüsü , tecrübesi ve kudreti yani gelişimi oranında, iradesinin eşya üzerindeki etkinliği artar. 


Maddi ve manevi evrenimiz Deterministik yasalarla işler. Nedensellik (Kozalite) insanı oluşumlara katılımcı ve sorumlu kılar. İşte insan, skalatik bir şekilde, Fatalist anlayış ile Determinist anlayış arasında gider gelir. Bu da ona, en geri Kaderci anlayıştan, en ileri sebep-sonuç yasası'nın kozmik katılımcı ve sorumluk üslenici anlayışına kadar çeşitlilik sunar. 

İnsan, sadece karşılaştığı koşulları ve durumları (sonuçları) yaşarsa, onların, kendi oluşturduğu sebeplere bağlı olarak geldiğini kabul etmezse; işte sebebini kavrayamadığı bu sonuçlar, ona "kader" gibi gelir. Oysa ki; her sonuç, mutlaka bir sebebe dayalı olarak oluşur. Ve oluşan her sonuç, ilerideki bir sonucun da sebebini teşkil eder... 

"Yaşamınız, sebep, hazırlık, gelişme ve sonuç ilişkileri ile daima iç içe bir vaziyette giriftlik teşkil etmektedir. Neyin sebep, neyin sonuç olduğunu tam olarak hissedemeden kendinizi diğer bir hazırlığın içerisinde bulmaktasınız. Unutmayınız ki, karmaşa gibi görünen bu durum, asıl itibariyle sadece ihtiyaç tespitinden ve tespiti yapılanların yürürlüğe konmasından ibaret durumlardır." 

"Sebep'ler sonuca doğru ilerlerken, birçok sebep ile karşılaşırlar. Her sebebi, değişik, farklı sebepler etkiler. Bu etkileşim neticesinde, ilk sebeple alakası olmayan sonuçlar doğabilir. Onun için, önemli olan Sonuç..O sonuca gidene kadar takip edilen yol, alınan etkileşimler, o sebebin neyi hazırladığı… Sebepler ağını kontrol altında tutarak, en doğru sonuca bağlamak… Birbirine dolaştırmadan, her ipi doğru yere bağlayıp, doğru sonucu elde edebilmek… Zor fakat kolay… Sonuçları, kaçırmadan yakalayabilmek... Hiçbirini ziyan etmeden... Sizin için sebepten çok sonuç önemli…" 

Farkında olsak da olmasak da, Kaderimizi kendimiz, sebep-sonuç yasası içinde belirleriz. Her hareket, sebep-sonuç yasası kapsamında, genel tekamül süreci içinde, gereklidir. Hatta, bozucu, yıkıcı, ıstırap verici görünse bile. Bizim, olayları menfi ya da anlamsız diye nitelendirişimiz, sebep-sonuç yasası zincirini göremeyişimiz yüzündendir. 

Sebep sonuç ilişkisini kurabilen bir insan için kader, kendisinden başkası değildir. Sabah uyandığında midesinin şiddetle ağrımasının (sonuç) sebebini, akşam yediği çok ve kötü yemeğe (sebebe) bağlayabilen bir insan için o mide rahatsızlığı kader olarak düşünülemez. Ancak bu bağlantıyı yapamayacak durumda olan, gelişmemiş, şuursuz, farkındasız bir insan için bu mide rahatsızlığı sebepsiz gibi zannedilerek, Kötü Kader olarak algılanabilir. İşte buna benzer olarak, karşılaştığımız sonuçların sebeplerini ne kadar algılayamıyorsak, o kadar kaderci anlayışa yöneliriz. 

Hayatımız içerisinde karşılaştığımız sonuçların sebepleri hemen yakınımızda olmayabilir. Çok önceden oluşturmuş olduğumuz sebeplerin sonuçları, çok sonradan da karşımıza çıkabilir. Hatta bu sebepler, bir veya birkaç yaşam öncesine de ait olabilir. O zaman karşılaştığımız sonuçla, bu sebebin bağlantısını kurmamız imkansızdır. İşte bize Kader dedirtecek bir durum. 

Kader anlayışı; insanların, sebebini bulamadıkları sonuçlar karşısında çaresizce sığındıkları bir limandır. Bu çaresizlik hali, sebepsiz sonuçlar karşısında, durumu kontrol edememenin, hakim olamamanın haletidir. Sorumluluğu ve günahı boynundan sıyırıp atma güdüsüdür. Rahatlatıcı, rehaveti devam ettirici, pasifleştirici ve uyutucudur. 

Ancak insan, geçmiş yaşamlarındaki sebeplerin de bu yaşamında sonuçlar sunacağı bilgisine sahip olursa, bilir ki; bu sonucun yapımcısı yine kendisi. Ne ektiyse, onu biçmektedir. Buna "Karma" yasası da denir. Karma yasası; insan fiilleri ile ilgili sonuçlar yasasıdır. Karma sözcüğü; Sanskritçe'de "kri" fiilinden türemiş bir isimdir ve "iş / aksiyon / yapmak" anlamıma gelir. Sanskrit edebiyatında, "eylemden doğan zorunluluklar" manasında kullanılır. Karma yasası; insanın karşısına, daha önce işlediği fiillerinin sonucu olarak çıkar. Buna, "Etki-Tepki" ya da "Sebep-Sonuç" prensibi de denebilir... 

Böylece, şuursal olarak gelişen insan, karşılaştığı her koşulun kendi elinin oluşturduğu bir sebebe dayalı olduğunu bilir. Ona göre, kendi istek, irade ve fiilleri dışında kendisine herhangi koşul sunan bir irade ve güç yoktur. Her şey Yaradan'ın yasaları dahilindedir. Olsa olsa, yaratılmış olması (varlık olması) ve Yaradanın yasaları kapsamında olması onun için bir Kader olabilir. Ya, Yaradan'la bir olduğunu kavrarsa, o zaman neye Kader diyecek..? 
"Koşullandırılmış koşulları yeniden düzenlemenize imkân yoktur. Ancak, koşulların işleyiş sistemine uyum sağlamak suretiyle, gemleri ele alarak, sizi alakalandıran cihette ilerleyebilirsiniz…" 

"Bağımsızlık zannettiğiniz, bir bağımlılık içerisinde yaşamaktasınız..." 

Geçmişte oluşturmuş olduğumuz sebepleri ve onların bu gün karşımıza çıkan sonuçlarını değiştiremeyiz. Ancak bu günkü sonuçlara vereceğimiz tepkimizi kontrol ederek, geleceğimizi, bu günden itibaren kendimiz oluşturabiliriz. 

"Kendi kendinize acımak yerine, bundan sonra ne yapabilirim..? ahdi içerisine girmeniz icabetmektedir..." 

İnsan, bilmeden, gelecek hayatını kendi fiilleriyle, yani bağlı şuuruna has iradesiyle kendi hazırlar. Dolayısıyla her hayat, kendinden önceki hayatta gösterilen çabaların sonucu olduğu gibi, gelecek hayatı şekillendiren bir sebepler manzumesidir. Görülüyor ki, tekrardoğuş da, determinizm yasası üzerine kurulmuştur. İmkanlarımız da, Sorumluluklarımız da çok fazla. Eşref-i Mahluk olmak kolay mı..? 

İlk Çağlardan 20. yüzyıl başlarına kadar gelişerek ve derinleşerek gelmiş olan bilim düşüncesinde ve bilim teorisinde geçerli olan nedensellik anlayışı ya da nedensellik kavramının kavranılışı, ünlü bilim insanı Albert Einstein'ın popüler sözü "Tanrı zar atmaz" deyişinde ifadesini bulur. Her şeyin birbirine bağıntılılığı, her gelişmenin ya da sonucun bir önceki olayın ya da etkinin ürünü olduğu düşüncesi, geriye doğru gidildikçe sonsuz bir neden-sonuç ilişkisinin var olduğu düşüncesi bu bağlamda değerlendirilir. Bu düşünceye göre bilimin temel sorusu, Neden? sorusudur. 

Ayrıca, benzer nedenlerin benzer şartlarda aynı sonucu vereceği önermesi de nedensellik ilkesinin temel önermelerinden biridir. Francis Bacon, doğa bilimlerindeki gelişmelerle nedensellik ilkesinin açık bir şekilde bilimin temeli olarak kanıtlandığını öne sürmüştür. Özellikle fizik bilimi uzun yıllar nedensellik ilkesi altında tanımlanmış ve değerlendirilmiştir. Kuantum fiziğinin gelişiminden itibaren ise, bilimin bütün ilkelerinin yanı sıra en çok tartışılan ilkesi nedensellik ilkesi olmuştur. 

Nedensellik anlayışı da Determinizm çerçevesinde değerlendirilir. 

Biz de Albert Einstein gibi düşünüyor ve: “kâinatta mevcut değişmez prensipler, harika nizam ve intizamlar, hikmetli icraatlar, hikmetli sebepler örgüsü”nün şahadetiyle: "Tanrı zar atmaz" diyoruz, Rabbimize iman ediyoruz. 

Tabii ki, Determinizm penceresinden işi sebeplere havale edip küfre gidenler de vardır. Malum; koyun su içer süt yapar, arı su içer bal yapar, yılan su içer zehir kusar.

9 Ağustos 2015 Pazar

TÜRK İSLAM KÜLTÜRÜNDE MOTİFLER VE İŞARETLER

  

  
  İslam dininin temel ilkesi olan tek tanrıya inanış, İslam sanatını şekillendiren en önemli etken olmuştur. Tek tanrıya inanış puta tapınmayı reddetmiş ve bununla birlikte put sayılabilecek resim ve heykeller de reddedilmiştir. Böylelikle resim ve heykel sanatının İslam sanatında yeri azalmış, geometrik ve bitkisel motiflerin ağırlıkta olduğu ve yazının kullanıldığı bir süsleme anlayışı yaygınlaşmıştır. Bunların yanı sıra bazı mihrap, cami, kâbe gibi kutsal unsurlar, kandil ve ibrik gibi dinsel anlamlı kullanım eşyaları, hayat ağacı, vazoda çiçekler ile cennet imgesi sayılan meyvelerin oluşturduğu bitkisel motifler ve yine kutsal sayılan hayvan motifleri de İslam sanatının her alanında süsleme elemanı olarak yerlerini almış, seccadelerde de sıklıkla kullanılmışlardır.


  İslam sanatı, İslamiyet’i kabul eden ülkelerde bu ülkelerin kendi öz kültürleri ile beslenerek var olan sanatlarının, dini inançlar ile etkileşime girmesi sonucu oluşmuş ve bu inançlar doğrultusunda da sanat dallarında figür kullanımına getirilen engel, İslam sanatı süsleme anlayışını şekillendirmiştir. Bu şekillenme figür kullanımının engellenmesi ile resim ve heykel gibi sanat dallarının gelişim gösterememesi, buna karşılık minyatür, hat, tezhip gibi sanatların özellikle de mimari süsleme ve bu süslemede çini, ahşap, taş, mermer ve alçı işlemeciliğinin ön plana çıkması ile sonuçlanmıştır. Simetri ve sonsuzluk prensiplerinin hakim olduğu İslam sanatı süsleme tarzında gül, sümbül, karanfil, lale gibi çiçeklerin, fasulye, sarmaşık gibi bitkilerin yapraklarının oluşturduğu bitkisel motifler ile yıldız, daire gibi şekillerin simetrik bir düzende sıralanması ile meydana gelen geometrik motifler en çok kullanılan süsleme elemanları olmuştur.Ayrıca yazı ve yazıdan geliştirilmiş motifler de süsleme elemanı olarak İslam sanatında yerini almıştır. 



  Bunların dışında İslam sanatında içerdikleri sembolik anlamları ile önemli olan başka motifler de çini ürünlerden taş işlemeciliğine, ahşap oymacılıktan halı dokumacılığına kadar birçok alanda kullanılmışlardır. Hayat ağacı, vazoda çiçekler, elma, nar gibi bazı cennet simgesi meyveler mihrap, kâbe, cami, kandil, ibrik ve el figürleri stilize edilerek İslam sanatı ürünlerini süsleyen bu sembolik motiflerden bazılarıdır.



  Sanatsal ve kültürel anlamda önemli bir yerde bulunan seccadeler ibadet için temiz bir alan oluşturmalarının yanı sıra kutsal bir alan oluşturmalarından dolayı da kendilerine özgü bir süsleme tarzına sahiptirler. Seccadelerde süsleme unsurlarının başında mihrap gelmektedir. İlk kez 8. yüzyıl başında ortaya çıkan mihrap camide kıble yönünü belirleyen kemer şeklinde bir nişten oluşmaktadır. Niş ve kemer bütün dinlerde ve inanç- larda ilahi gücü simgeleyen mimari süsleme elemanları olarak kullanılmışlardır. İslam mimarisinde de kemer gücün, dinî aşkın ve kutsal geçişin sembolü olarak algılanmıştır. Böylelikle mihrap aynı zamanda yön tayin edici bir işaret olarak da seccadelerin ana motifi hâline gelmiş ve dünyanın ötesine geçişi simgelemiştir. 



  Bazı seccadelerin üzerinde anahtar deliğine benzer girintiler bulunur. Bu tür seccadeler anahtar deliği motifli seccadeler olarak da adlandırılmışlardır. Bu adlandırmanın sadece benzerlikten dolayı değil de anahtarın simgesel anlamından dolayı da olduğu bazı yazarlarca dile getirilmektedir. Kur’anda bazı ayetlere göre “anahtarlar Allah’ın elindedir. O her istediği kapıyı açar, O her şeyi bilir. Cennet ve cehennemin anahtarları da onun elindedir”. Buna göre bu seccadelerdeki anahtar motifi namaz kılan kişiye cehennemin kapılarını hatırlatmakta, ama daha çok cennetin kapılarını açmasını sağlamak amacıyla dokunmaktadır.

  Camilerde bulunan ve seccadelerde mihrap ile birlikte kullanılan diğer bir unsurda sütunlardır.

  Kutsal bir mekân olan caminin kendisi de İslam sanatının diğer alanlarında olduğu gibi seccadelerin süslenmesinde de mihrap zemininde ya da geniş bordürlerde kullanılmıştır.

  Seccadelerde yer alan kutsal mekânlardan bir diğeri de Kâbe’dir. Kâbe tasvirlerine resim, minyatür ve çini sanatlarında da yer verilmiştir.



  Tavana asılı bir kandil, İslam cami dekorasyonunda gelenekselleşmiş bir unsurudur. Seccadelerde de mihraptan sarkan kandil motifi ışığın ve nurun sembolü olarak sıklıkla gördüğümüz motiflerden bir diğeridir. Kandil Kur’an’da, “Allah göklerin ve yeryüzünün nurudur. O’nun nurunun sıfatı, sanki içinde bir çerağ bulunan bir hücredir. O çerağ bir sırça (kandil) içindedir. O sırça (kandil) da sanki bir inci (gibi parıldayan) bir yıldızdır ki güneşin doğduğu yere de, battığı yere de nispeti olmayan mübarek bir ağaçtan, zeytinden tutuşturulup yakılır. Onun yağı kendisine bir ateş dokunmasa da, hemen hemen ışık verir. Bu ışık da nur üstüne nurdur. Allah kimi dilerse nura kavuşturur. Allah insanlar için bir meseller irad eder. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” şeklinde anlatılmaktadır (Nûr sûresi 35. ayet).

  İslam dininin şartlarından olan namazın, başlıca gereklerinden biri abdest almaktır. Abdest almada kullanılan ve böylelikle gündelik yaşamda daha çok yer bulan ibrik, temizliğin ve arınmanın sembolü olarak köylü dokumacının dokuduğu seccadelerde kandil yerine daha çok kullanılmıştır.

  İ. Ö. 3500 yıllarında ilk örnekleri görülen hayat ağacı motifi heykel, resim, mozaik ve tekstilde çeşitli şekillerde yer almış ve bütün dinlerde sembolik bir obje olmuştur. Türklerde Şamanizm kökenli olan bu motif dünyanın merkezi olarak kabul edilmiş ve aynı zamanda Şaman’ın yer altı ve gökyüzü seyahatinde merdiven işlevi gördüğü düşünülmüştür. Hayat ağacı ile birlikte tasvir edilen kuşlar inanışa göre ya Şaman’a eşlik etmekte ya da Şamanın kendisi olmaktadır. Şaman hayat ağacının yardımı ile gökyüzüne ulaşmaktadır. “Kutsal ağaç”, “altın ağacı”, “cennet ağacı” gibi isimlerde alan hayat ağacı İslami inançlar içerisinde de devam etmiş ve özellikle zeytin, servi ve hurma ağaçları İslam sanatında hayat ağacı olarak çeşitli tiplerde kullanılmışlardır. Anadolu’da “can ağacı” olarak da isimlendirilen ve ölümsüzlüğü simgeleyen “hayat ağacı” mimaride taş süslemelerde, çinilerde, mezar taşlarında, işlemelerde, keçe, halı ve kilimlerde sıklıkla yer almıştır. 

  İslam sanatında vazoda çiçekler, cennet bahçesi ve cennet bahçesinin nar, hurma, üzüm gibi meyveleri mimaride taş süslemelerde, minyatürlerde ve mezar taşlarında bir cennet bahçesi tablosu oluşturacak şekilde görülmektedir. Tasvir edildikleri mimari yapının önemini vurgulamak için yapılan ve diğer bir cennet imgesi olan suyun yanına, yani çeşme duvarlarına da uygulanan bu tablolarda hurma, nar, üzüm gibi meyveler ve bunlarla birlikte servi ağacı ana süsleme unsurları olmuştur.  

  Servi ağacı cennet ağacı olarak düşünülmemesine rağmen uzun ömürlü olmasından dolayı sonsuz yaşamın simgesi olarak sayılmış ve diğer sembollerle birlikte cenneti anlatması uygun görülmüştür.

  Süslemede kullanılan çiçeklerden lâle, yazılışının “Allah” adının yazılışına benzemesinden dolayı, gül ise peygamberi temsil ettiği için kutsal sayılmış ve çoğu zaman dokumalarda oldukça natüralist bir şekilde yer almışlardır.



  Bazen mutluluk, sevinç bazen de ölen kişinin ruhunu simgelediği düşünülen kuş motifi Selçuklular’da da güç, kudret sembolü olmuştur. Anadolu’da uzaktaki bir sevilenden beklenen haberi ifade etmek için de dokumalara aktarılan kuş motifi hayat ağacı motifi ile birlikte de sıklıkla dokumalarda yer almıştır. En eski halı örneklerinden İsviçre’nin Marby Kasabası’nın klisesinde bulunan ve bulunduğu yerin adıyla tanınan Marby halısında (Hayvan motifli Anadolu halısı) da karelere bölünen zeminde ortada hayat ağacı kenarlarda ağaca bakan kuş motifleri bulunmaktadır. Zümrüt-ü Anka gibi bir hayali kuşun yer aldığı Ming halısında (Hayvan motifli Anadolu halısı) da iyi ile kötünün mücadelesi anlatılmaktadır.



  İslam sanatında figürün önüne gelen engel ile süsleme elemanı olarak öne çıkan bir diğer unsur da yazıdır. Önceleri Kur’an yazımında kullanılan kûfi yazı İbn-i Mukle tarafından “Aklam-ı sitte” adı altında toplanan 6 çeşit yazı (muhakkak, reyhanî, sülüs, nesih, tevkî, rıkâ) nın ortaya çıkmasıyla daha çok süsleme elemanına dönüşmüş ve hem kûfi yazı hem de diğer yazı tipleri çini, ahşap, maden, cam, deri, taş, alçı, mermer, dokuma, kemik, fildişi, değerli ve yarı değerli taşlar üzerinde anlatım ve süs aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Doğu halı sanatında önemli bir yeri olan seccadelerde inançlarla yönlenen ve şekillenen İslam sanatının süsleme unsurları yaygın olarak görülmektedir. Mimari elemanlardan kutsal mekânlara, gündelik yaşamın kullanım eşyalarından yine kutsal olan bitki, meyve ve hayvanlara kadar inançları simgeleyen motifler seccadelerin desenlendirilmelerini zenginleştirmiş ve sembolik anlamlarıyla da kullananların inanç dünyalarına hitap etmişlerdir.




birçok kaynaktan ve makaleden derlenerek hazırlanmıştır..


5 Ağustos 2015 Çarşamba

Bir sahtekarın gözüyle ermeni meselesi.. Aram andonian

Aram Andonian (1875, İstanbul – 1952, Paris)

Yazar ve sahtekâr sıfatlarına sahip Aram Andonian, 1920 yılında Naim Bey’in Hatıraları, adında bir kitap yazmış, bunu üç dilde İngilizce, Fransızca ve Ermenice yayınlamıştır. Kitapta sözü edilen sözde “belgeleri” Osmanlı liderlerine, özellikle Tâlât Paşa’ya mâl etmiş, ama hiçbir zaman asıllarını gösteremediği bu belgeleri daha sonra da kaybettiğini belirtmiştir. 

1. Dünya Savaşı’nın galip devletleri, daha sonra kimisi Malta’da alıkonacak olan Osmanlı liderleri suçlayabilecekleri belgeleri köşe bucak ararken, Andonian’ın ürettiği bu “telgraflar”a hiç itibar etmemişlerdir. Aram Andonian sonunda, (26 Temmuz 1937 tarihli) Cenevre’ de (İsviçre) oturan bir Ermeni hanımefendiye (Mary Terziyan) yazdığı mektupta, kitabının bir tarih kitabı değil, bir propaganda çalışması olduğunu ve diğer kimselerin bu kitabı nasıl istiyorlarsa öyle kullandıklarını itiraf etmiştir. 

***

1. Dünya Savaşı’nda, Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere ve Fransa ile müttefiklerinin oluşturduğu ittifaka karşı, Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’ın bulunduğu cephede savaştı. O zamandan beri, Osmanlı, Ermeni azınlığa karşı bilinçli bir yok etme politikası uygulamakla suçlanmaktadır.

Savaş sırasında, bu tip suçlamalar, her zaman her ülkenin kullandığı, savaş propagandaları arasındadır. Ancak Osmanlı ve Türk mirasçıları söz konusu olduğunda, durum her zamankinden daha ciddi bir hal almaktadır. Türkiye’ye yapılan saldırılar bitmek bilmedi. Aksine, Osmanlı son zamanlarına kadar katliam yapmakla suçlandı ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bu kelime “soykırım” haline dönüştü. Buradaki amaç, 1. Dünya Savaşı’nın kargaşası içindeki Ermenileri kaderi ile Hitler’in toplu imha politikası uyguladığı Yahudilerin kaderi arasında bir paralellik kurmaktır.

Osmanlılar’a (ve daha sonra da Türkler’e) karşı yapılan suçlamaların temelinde, Aram Andoian’ın 1920 tarihli, ‘Naim Bey’in Hatıraları: Ermenilerin Sürülmesi ve Katledilmesi İle İlgili Resmi Türk Belgeleri (Fransızcası, “Documents Officiels concernant les mass acres armeniens”)’ adlı kitabı yatmaktadır. Kitap aynı anda Paris, Londra ve Boston’da İngilizce, Fransızca ve Ermenice olarak yayınlanmıştır. Bu zamandan beri, bu “belgeler” Ermenilerin, Osmanlı ve onun mirasçıları olan Türklere karşı yaptıkları suçlamaların belkemiğini oluşturmaktadır. 

Aram Andonian, İngilizler’in işgalinden sonra Halep’teki bir Türk yetkilisiyle bir araya geldiğini iddia etmektedir. Bu yetkili ona içinde ölüm emirlerinin bulunduğu kağıtlar vermiş. Bu resmi belgelerin Fransızca ve İngilizce baskılarından ciddi farklılıklar üzerinde fazla durmadan her iki baskı da okunduktan sonra bunların Naim Bey’in mi yoksa Aram Andonian’ın hatıraları mı olup olmadığı pek belli olmadığı söylenebilir. 


Bu belgelerin hiçbiri tam değildir. Bazılarında tarih, bazılarında seri numarası bazılarında da her ikisi de bulunmamaktadır. Yani yarısı bir şekilde eksiktir.

Andonian tarafından çoğaltılan kağıtların orijinalleri hiç görülmemiştir. Kitabında, 14 “belge”nin fotoğrafı bulunmaktadır. Orijinalleri sorulduğundan, kaybettiğini söylemiştir. Andonian tarafından üretilen bu belgelerin bugün hiçbiri yoktur. Büyük ihtimalle, sahtekârlıkları ortaya çıkmasın diye yok edilmişlerdir. Ancak, orijinalleri olmasa da sahtekârlıklarını ispatlamak mümkündür.

Yanlış Tarihler:

Sahtekârlığın en basit ve en su götürmez ispatı, Andonian’ın yanlış tarih bilgisi kullanmasıdır. Bir örnek vermek gerekirse, Andonian eline Halep valisinin imzasını taşıyan henüz postaya verilmeden ve o da İstanbul’dayken ulaşıyor.

Tabii ki, sahtekârlıkları için Andonian, o sıralarda Osmanlı İmparatorluğu’nda kullanılan Rumi takvimi kullanmıştır. Osmanlıların kullandıkları Rumi (Roma) takvimi, Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye (Miladi 622 yılında) hicretini başlangıç kabul eden Hicri takvimin özel bir uyarlamasıdır. Ay yılı kullanıldığı için, Gregoryan takvimi, Rumi takvime çevirmek için 584 yıl çıkarmak gerekir. Örneğin, miladi 1987 yılı Rumi takvimde 1403 yılına karşılık gelir. Ama bir başka oyun daha vardır. 584 yıla ilaveten, on üç günlük fark da göz önünde tutulmalıdır. Dahası, Rumi takvim 1 Mart’ta başlar. Yani Rumi takvimin son iki ayı (Ocak ve Şubat), Hıristiyan (Miladi) takvimin ilk iki ayıdır.

Hıristiyan takvimine göre, Rumi takviminin son iki ayı için doğru tarih, 584 yıla bir yıl daha eklenerek bulunur. Örneğin, Rumi 1331 yılının 5 Ocak günü, Miladi 1916 yılının 18 Ocak gününe gelmektedir (1331+584+1 ve 13 gün).

Ancak bütün oyun bu değildir. Yukarıda da belirtildiği, Osmanlı’da yıl, her zaman 1 Mart’ta başlamıştır. Şubat 1917’de, bu dönüşümü kolaylaştırmak için, Rumi takvimi ile Gregoryan takvimi arasındaki 13 günlük fark kaldırılmıştır. Ama 584 yıllık fark devam etmiştir. Yani 16 Şubat 1332 (Şubat 1917) tarihi birden 1 Mart 1333 (Miladi 1 Mart 1917) olmuştur. Aynı zamanda, 1333 yılı (1917) sadece on ayda – 1 Mart’tan 31 Aralık’a geçilerek – bitirilmiştir. Yani 1 Ocak 1334, Miladi 1 Ocak 1918 olmuştur. (Not: Türkiye Cumhuriyeti, 1925 yılında Gregoryan takvimini kabul etmiş ve böylece Rumi 1341 yılı, Miladi 1925 yılı olmuştur.)

Bu takvim hesapları fazla teknik ve sıkıcı gelebilir. Ama Musa Dağı’nda Kırk Gün adlı kitap ve ilk olarak Franz Werfel’i kandıran Aram Andonian’ın sahtekârlıkları söz konusu olunca çok önemli hale gelmektedir. “Andonian kağıtları”nın tarihlenmesi (ve ardışık olarak numaralandırılması) ve de esas belgeler ele alındığında, unutmamalıyız ki, gelen ve giden evrakların numaraları her zaman 1 Mart’ta (Rumi 1333 = Miladi 1917) ve ardışık olarak (Rumi yılın son günü olan) 28 Şubat’a kadar devam eder. Daha sonra yeniden, 1 Mart’ta yeni yıla girilir.

Bu en önemli “belgeleri”nden en önemlisi dediği No.1’i üretirken, Aram Andonian çok ciddi bir hata yapmış. İşte “belgeler”inin en önemli bölümünün metni:

Belge No. 1:

Bismillahirrahmanirrahim.

Adana vekili Cemal Bey’e. 18 Şubat 1331 (2 Mart 1916).


(Not: Bu Andonian’ın orijinal Türk “belgesi”nde yer almaktadır. İngiliz ve Fransız belgelerindeki farklılıklar için aşağıya bakın)

“Türkiye’de, İttihat ve Terakki’nin siyasi hayatını engelleyebilecek tek güç, Ermenilerdir. Kahire’den alınan haberlere göre, Taşnaklar, Cemiyet’e karşı bir saldırı planlıyormuş.” Kısa bir geçişten sonra, Belge No.1’de şöyle bir sonuca varılmaktadır. Cemiyet, anavatanı bu lanetli ırkın amaçlarından korumaya ve Osmanlı tarihini karalayacak lekeyi kendi vatansever omuzlarına almaya karar vermiştir.

Geçmişte yaşayan acıları unutmayıp, geleceğe umutla bakmak için, Türkiye’de yaşayan bütün Ermenileri, yaşayan tek bir fert kalmayacak şekilde katletmeye karar vermiş ve hükümete bunun için geniş yetkiler vermiştir. Elbette hükümet, valilere bu gerekli katliam için, gerekli emirleri verecektir…” 


Bazı detaylardan sonra, “belge”, okunamayan bir imza ile bitmektedir. Tamamlayıcı olması açısından şunu da belirmemiz gerekmektedir ki, Andonian’ın koleksiyonun en önemli parçası olan bu mektup, kitabın orijinal Fransızca baskısında 18 Şubat 1331 (18 Şubat 1915) tarihi taşırken, İngilizce baskısında 8 Şubat 1331 (25 Mart 1915) tarihini taşımaktadır. Ancak, (sözde) orijinal Türkçe metin 18 Şubat 1331 tarihini taşımaktadır.

Şimdi bir hatırlayalım; takvimlerin çevrilme kuralına göre, 18 Şubat 1331, 2 Mart 1916 tarihine denk düşmektedir. (1916 artık yıl olduğu için, Şubat 29 çeker.) 

Ne Fransızca baskıdaki 18 Şubat 1915, ne de İngilizce baskıdaki 25 Mart 1915’e denk düşüyor. Bir başka deyişle, Aram Andonian, gerçek tarih üzerinde sahtekârlık yapmak istediyse, 1331 yerine 1330 yazmış. 2 Mart 1916’da yazılan bir mektubun, dokuz ay önce olan olaylarla ilgisinin olması biraz güç! Bunun bir kaza olduğu veya resmi belgede yapılan bir hata olduğu düşünülse de Andonian koleksiyonundaki 2 numaralı belgeye bakmakta yarar var. 

Koleksiyondaki 2 numaralı belge doğal olarak, 25 Mart 1332 tarihli olmalıdır ama üstündeki tarih, 25 Mart 1331’dir. Şurası çok açık ki, bu sahtekâr, Osmanlı takvimi hakkında çok az şey biliyor ve bu dönüştürme detaylarını pek önemsemiyor. Türk tarihçiler, Şinasi Orel ve Süreyya Yuca, Aram Andonian’ın sahtekârlıklarıyla alakalı olarak 1983 yılında bilimsel bir çalışma yayınladılar. Bu başarısız sahtekârlıklardaki binlerce detayı ortaya çıkardılar. Bunların arasında yanlış tarihler, sahte imzalar, gülünç hale getirilmiş, hiçbir Müslüman’ın yazmayacağı “besmeleler” vardır. 

Andonian tarafından uydurulan 18 Şubat 1331 (2 Mart 1916) tarihli bir mektup, bir Müslüman’ın hiç yazmayacağı bir şekilde “Besmele” ile başlamaktadır. Ama, sahtekâr Andonian, en büyük hatasını tarihte yapmış. Osmanlı Rumi takvimini çevirirken, Rumi takvim ile Gregoryan takvimi arasındaki 13 günlük farkı hiç hesaba katmamış. Mektubun üzerine koyduğu tarih tam bir sene ileride. 1330 (1915) yerine, 1331 (1916) yazmş. Mektubun içeriği, 1915’teki sürgünün uzun süreli bir planlamanın delili olarak gösterilmek istenmiş.


Şinasi Orel ve Süreyya Yuca, Ermenilerin Osmanlılar tarafından “katledildiğini” söyleyen Andonian’ın iddialarının maskesini düşürdüler. Düzmece “tarihi” belgeleri derlediler. Aslında bu düzmece belgeler, dünya kamuoyunu yanıltmayı amaçlayan nadide bir çalışmanın tarihi belgeleridir. 

Sahte Andonian kağıtlarının sinsi bir bölümünde – özellikle çocukları n da dahil edilmesi için – “katliamın genişletilmesi”nden bahsediliyor. Bu bölüm, psikolojik bir dayanak noktasından çıkılarak zekice hazırlanmış. Bu tip bir “belge”de şöyle diyor: 

Belge No. 4:

İçişleri Bakanlığı’nın şifreli bir telgrafının çözülmüş kopyası. No. 502, 3 Eylül 1331 (16 Eylül 1915).

"Size yapmanızı emrettiğimiz operasyonun adı geçen halkın (Ermeniler) erkeklerinden başlanarak yapılmasını tavsiye ediyoruz ve kadın ve çocukları da dahil etmelisiniz. Bunun için güvenilir kişileri görevlendirin.

İçişleri Bakanı,

Tâlât 

Not:

Abdülhalad Nuri Bey’e. 5 Eylül. Jandarma komutanıyla görüştünüz mü?

Vali,

Mustafa Abdülhalik" 


Valinin imzasının çok açık (ve kötü) bir şekilde taklit edilmiş olması gerçeği bir yana, Andonian işi biraz savsaklamış ve telgrafın yazılmasında başka bir gaf daha yapmış. 3 Eylül veya 5 Eylül tarihinde, “Vali Mustafa Abdülhalik” Halep’te herhangi bir idari iş yapamaz. O zamanki Halep valisinin adı Bekir Sami Bey. Mustafa Abdülhalik, Eylül başlarında hâlâ İstanbul’da. Halep’te göreve 10 Ekim 1915’te başlamış. Aslında Osmanlı arşivlerinde, Halep Valisi Bekir Sami Bey’e çekilen 3 Eylül 1331 tarihli bir telgraf var. Seri numarası da Andonian’ın hayali numarası olan 502 değil, 78.

Resim
Andonian’ın bu “imzalı” belgeyi aldığında henüz görevine başlamamış olan Vali Mustafa Halik’in sahte imzası

Resim
Eski bir takvim yaprağı, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki hayat şekli gibi çok kültürlü ve çok dilli: Üçkağıtçı Andonian’ın kendi tuzağına düşmesi hiç de şaşırtıcı değil…

Öyle gözüküyor ki, Franz Werfel Musa Dağı’nda Kırk Gün adlı kitabı yazarken, Andonian’ın kağıtlarındaki “Katliamı genişletme” bölümünden çok etkilenmiş. (Andonian’ın sahtekârlıklarına göre) artık öldürülen sadece erkekler değildir. Artık kadınlar ve çocuklar da öldürülecektir. Andonian “belgeleri” nin on iki tanesi bu konuyla ilgilidir. Beş tanesini Tâlât Paşa kendisi göndermiştir. Ama çok şükür ki, (tarih, imza, isimler, seri numaraları gibi) bazı kriterleri göz önüne aldığımızda bu telgrafların kötü bir sahtekârlık örneği olduğunu hemen anlıyoruz. 

Franz Werfel, önceleri Aram Andonian’ın sahtekârlıkları tarafından tamamen kandırılmış durumdadır. Ayrıca, ona “Türklerin işlediği cinayetler”le ilgili raporları veren Viyana’daki çevresinin anlattığı hikayelere de hiçbir şüphe duymadan inanmıştır.

Bu yüzden, İslam mistisizm veya Mevlevi tarikatına mensup dervişlerinin amaçlarıyla ilgili hiçbir şey bilmeden Mevleviler hakkında yargılarda bulunmuştur. 

Franz Werfel’in yorumları zaman zaman belli bir içgüdüyü dışarı vuracak niyetle yapılmıştır. Örneğin, Osmanlı Savunma Bakanı Enver Paşa’dan bahsederken, “Osmanlı İmparatorluğu’nun mağrur çapkını” tabirini kullanmıştır. Diğer bir örnek olarak da Mevlevi dervişlerinin ayinlerini anlatırken kullandığı kelimeler verilebilir. Werfel, “Aşk ifadesi akli ve ruhsal bir yerden değil, vücudun çarpık hale sokulmuş vahşi şeklinden ortaya çıkıyor” diyor, sanki Mevlevi dervişlerinin semâsının “vahşi çarpıklıklar”la bir ilgisi varmış gibi. 

Ama Franz Werfel’in kendine yüklediği abidevi görevin ışığında bunların hepsi küçük görülebilir. 

FRANZ WERFEL, SAHTEKÂRLAR TARAFINDAN KANDIRILDIĞINI BİLİYORDU 

Abraham Sou Sever, 1. Dünya Savaşı’ndan önce İzmir’de doğmuş olan bir Seferad Yahudisi’dir. Daha sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne göçmüş ve şimdi Kaliforniya’da yaşamaktadır. Abraham Sou Sever, Ermenilerin “soykırım” iddiaları ve kendi tecrübe ve bilgilerine dayanarak Ermenilerin propaganda metotlarıyla ilgili gerçeklerden bahsettiği yazılı bir İfade ve şehadetname kaleme almış. 

İfadesinin önemi Franz Werfel ile ilgili olmasından geliyor. Sever’in noter tasdikli ifadesi, Ermeni soykırım iddialarıyla ilgili yazılı ve sözlü tarihi koleksiyonun bir parçası olarak Amerika Birleşik Devletleri’ndeki araştırma kuruluşlarına gönderilmiş. Burada Sever’in dedikleri Franz Werfel ve Musa Dağı’nda olanlarla ilgili:

"Musa Dağı, eğer gerçekse, Ermeni ikiyüzlülüğünün ve isyanının en büyük delilidir. Hepsi silahlı elli bin Ermeni, kuşatmaya karşı tedbir olarak bu dağın zirvesine çıkmış. Silahlı gruplar, dağın zirvesinden yaptıkları ani saldırılarla Osmanlı ordusunu arkadan vurmuş ve daha sonra da dağda kendilerini kaybettirmişlerdir. Sonunda Osmanlılar, Ermenilerin hazırladığı tahkimatı keşfedince, saldırıp hücuma geçememişlerdir. İttifak Devletleri’nin Yenilmesi ve Kuşatma kırk gün sürdü, bu da Ermenilerin Osmanlı’nın burnunun dibinde ne kadar iyi bir hazırlık yapmış olduğunun iyi bir göstergesidir. 

Ayrıca Ermeni asilerin, Ruslar tarafından beslendiğini, organize ve finanse edildiğini, silah ve mühimmat sağladığını göstermektedir. Ermeni kurtuluş örgütü, Taşnak’ın liderleri, Rusya’nın bağımsızlık ve yeni bir Ermenistan vaadleriyle kandırıldıklarını, para ve silahların Rusya’dan geldiğini, 1. Dünya Savaşı’na girmeden önce, kendi vatanlarını savunan Osmanlı ordularına sabotaj düzenlemek için Ermeni kurtuluş grupları tertip ettiklerini kabul etmişlerdir. Osmanlı orduları, dağın ön tarafını kuşatmış haldeyken, Musa Dağı’nın zirvesinde kırk gün kalan binlerce Ermeni, Akdeniz’ e açılan gizli bir çıkış vasıtasıyla kaçmışlardır. Ermeniler, Akdeniz’de devriye gezen Fransız ve İngiliz savaş gemileriyle meşaleler ile iletişim kurmuşlardır. 

Kurtulan bu binlerce Ermeni, Mısır’ın İskenderiye limanına götürülmek üzere İngiliz ve Fransız gemilerine bindirilmişlerdir. Ermeniler, işlerine öyle geldiği için, bu binlerce kişinin İngiliz ve Fransızlarca kurtarılmasını gizleyip, öldüklerine dair bir yalan uydurmuşlardır. Dağdaki Ermenilerden sadece küçük bir grup, sonunda Osmanlılar’a teslim olmuştur. Musa Dağı’nda Kırk Gün adlı kitabı yazan merhum dostum Franz Werfel, yazdığı şeyleri araştırmak için hiçbir zaman bu bölgeye gitmemiştir. Sadece, Viyana’daki Ermeni arkadaşlarının ona anlattıklarını kaleme almıştır.Ölmeden önce Werfel bana, Ermenilerin, onun üzerine yıktıkları birçok yalan ve yanlışların bulunduğu böyle bir kitap yazdığı için pişmanlık ve utanç duyduğunu söylemişti. Ama Taşnak teröristlerinin, onu öldürmesinden korktuğu için bunu kamuya açıklamamıştır."


Yazının tamamını okumak isteyenler, Eric Feigl'in "Ermeni Mitomanyası" adlı kitabını okuyabilirler... 

Kitap çok güzel ve ülkemiz açısından değeri pek fazla bilinmeyen bir yazardır.... Tavsiye ediyorum.